İ.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi

No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)

 

 

 

MAKROİKTİSATTA SON GELİŞMELER:  ÇOK HIZLI BİR HATIRLATMA DERSİ*

 

 

Çeviren: Arş.Gör.Dr.M. Kutluğhan Savaş Ökte**

 

                Onbeş ya da yirmi yıl önce makroiktisat öğrencisi olmak çok daha kolaydı.  Makroiktisatçılar, “girdinin ve istihdamın dalgalanmasına neyin sebep olduğu” ve “bu dalgalanmalara karşı doğru politika tepkisinin ne olduğu” gibi sorulara verdikleri yanıtlarda kendilerinden daha emindi. 

 

                Ders kitabı düzeyinde kabul gören ekonomi modeli, IS-LM modeli idi.  John Maynard Keynes ’in (1936) makroiktisadın devrimi niteliğindeki görüşlerinin, John Hicks (1937) tarafından yapılan yorumundan beri, model çok az değişmişti.  IS-LM modeli fiyatları veri olarak almaktadır.  Fiyatların ayarlanmasını açıklamak için Phillips eğrisi türünde bir şey ilave edilmiştir.  Phillips eğrisi, belki ekonominin uzun vadede kendi kendisini düzeltmesine imkân veren bir doğal oran özelliğine bile sahipti. 

 

                Daha uygulamalı düzeyde bu görüş birliği, MPS modeli veya DRI modeli gibi büyük ölçekli makraoekonometrik modellerde somutlaştı.  Bu modellerin kullanılabilir hale getirilmesi işi, birçok doktora tezi ortaya çıkardı.  Kamudaki ve özel kesimdeki karar alıcılar, bu modelleri güvenli bir şekilde önemli ekonomik zaman serilerini tahmin etmede ve alternatif makroiktisat politikalarının etkilerini değerlendirmede kullandılar. 

 

                Bugün makroiktisatçılar verdikleri cevaplardan çok daha az eminler.  Bazı okullarda IS-LM modeli, yüksek lisans seviyesinde bile okutulmamakta; eski bir çağın kalıntısı olarak görülmektedir.  Birçok okulda büyük ölçekli makroekonometrik modeller sadece özet bir şekilde ele alınmaktadır.  Bugün bir lisansüstü öğrencisinin tezini MPS modelinin küçük bir sektörünün geliştirilmesi üzerine yazması beklenmemektedir. 

 

                Akademik makroiktisatçıların çalışma alanlarına bakışlarındaki bu önemli değişmenin aksine, iş dünyasındaki ve kamu görevlerindeki makroiktisatçılar ekonomiyi analiz etme yollarını büyük ölçüde değiştirmediler.  Tahmin ve politika analizleri için büyük ölçekli makroekonometrik modelleri kullanmaya devam ettiler.  Geçen onbeş yılın teorik gelişmeleri, uygulamalı makroiktisatta nispeten çok az etkiye sahip oldu. 

 

                Akademik makroiktisat ve uygulamalı makroiktisat arasında böylesine büyük bir farkın olmasının nedeni nedir?  Uygulamalı makroiktisatçıların sanatın gerisinde kalmalarını; modası geçmiş modelleri kullanmaya devam etmelerine bağlayan birçok akademisyenin görüşü, basitçe onların hızla ilerleyen  bu alandaki gelişmeleri yakalayamamalarıdır.  Ancak kendi geçerliliğinde israrlı olan bu görüş doğru olamaz; çünkü açıkça ekonomik dengenin temel bir özelliğini ihlal etmektedir: Bir kâr fırsatının kullanılmadığını varsaymaktadır.  Eğer makroiktisattaki son gelişmeler uygulamalı çalışmalar için kullanışlı iseler, benimsenmiş olmaları gerekirdi.  Son gelişmelerin uygulamalı makroiktisat üzerinde çok az etkili oldukları gözlemi, ilk bakışta bu gelişmelerin uygulamalı makroiktisatçıların işine pek az yaradığının kanıtıdır. 

 

                Bu konuda tamamen zıt bir sonuca varmak denenebilir: Geçen onbeş yılın makroekonomik araştırmalarının uygulamalı iktisatçılar için çok az etkiye sahip olması olgusu, araştırmaların hiçbir değeri olmadığı anlamına gelmektedir.  Fakat bu sonuç da savunulamaz.  Geçen onbeş yıl makroiktisat için çok verimli bir zaman olmuştur.  Ancak, ne yazık ki, son gelişmeler uygulamalı makroiktisatçılar tarafından hızla benimsenebilecek türden olmamıştır. 

 

                Bilim tarihinden bir kıyaslama, makroiktisatın bugünkü durumunu anlamak için yardımcı olabilir.1  Yaklaşık beş yüzyıl önce Kopernik, yerkürenin değil de güneşin uzay sisteminin merkezi olduğunu ileri sürdü.  O gün Kopernik yanlışlıkla gezegenlerin güneş etrafında dairesel yörüngeler izlediğini ileri sürdü, biz ise şimdi bu yörüngelerin gerçekte elips şeklinde yörüngeler olduğunu bilmekteyiz.  Sonraları, o dönemde hüküm süren jeomerkezci (ptolemaic) sistemle* karşılaştırıldığında, orijinal Kopernik sisteminin daha mükemmel ve nihai olarak daha kullanışlı olduğu kanıtlandı. 

 

                Şimdi kendinizi Kopernik’ten hemen sonra, sırasıyla bir akademik uzay bilimci ve bir uygulamalı uzay bilimci olarak düşünün.  Eğer akademik bir uzay bilimci olmuş olsaydınız, araştırmalarınızı Kopernik sisteminin geliştirilmesine ayıracaktınız.  Kopernik sistemi, gezegenlerin hareketlerini en basit ve entellektüel bakımdan en tatmin edici bir şekilde anlamayı vadetmektedir.  Fakat uygulamalı bir uzay bilimci olmuş olsaydınız, jeomerkezci sistemi kullanmaya devam edecektiniz.  Geminizi, daha ümit verici ancak daha az doğru olan Kopernik sistemine yüzdürmek delilik olacaktı.  Kopernik’ten hemen sonra bilgi düzeyi veri alındığında, akademik ve uygulamalı uzay bilimciler arasındaki kesin ayırım, mantıklı ve hatta optimaldir. 

 

                Bu makale, makroiktisattaki son gelişmelerden bazılarını gözden geçirmektedir.  Hedef kitlem, makroiktisattaki son araştırmalara genellikle eğlence, hayret ve kibirle bakan iş hayatındaki ve hükümetteki uygulamalı iktisatçıları kapsamaktadır.  Amacım, onları düşüncelerimin ve fikirlerimin doğru olduğuna inandırmak değildir.**  Amacım daha ziyade, tıpkı Kopernik’in güneş merkezli uzay sisteminin gezegenlerin daha iyi anlaşılması yönünde işaret ettiği yol önerisinde olduğu gibi; makroiktisattaki bazı yeni gelişmelerin nasıl ekonominin daha iyi anlaşılması yolunu işaret ettiğini göstermektir. Fakat, nasıl Kopernik, düşüncesinin hayatı boyunca tam anlamıyla gerçekleştiğini görmediyse, bu son gelişmelerin de, ne kadar ümit verici olurlarsa olsunlar; çok yakın bir gelecekte büyük kabul görmelerini beklememeliyiz.  Ancak uzun vadede bu gelişmelerin birçoğu, bütün iktisatçıların ekonomiyi ve ekonomi politikası ile ilgili düşünme yollarını derinlemesine değiştirecektir. 

 

UZLAŞININ YIKILMASI

 

                1970’lerin başlarına kadar makroiktisatta hâkim olan görüş*, biri ampirik ve biri teorik olmak üzere, iki sebepten dolayı sarsıldı.  Ampirik sebep, hâkim görüşün 1970’ler boyunca tecrübe edilen işsizlik ve artan enflasyon oranları ile yeterince başa çıkamamasıdır.  Teorik sebep, mikroekonomik prensipler ile makroekonomik uygulama arasındaki uçurumun entellektüel bakımdan tatmin edici olmayacak şekilde büyümüş olmasıdır. 

 

                Bu iki sebep, Milton Friedman (1968) ve Edmund Phelps’in (1968) ünlü tahminlerinde, son derece açık ve pek derin bir şekilde bir araya geldi.  Basit Phillips eğrisine göre, sürekli olarak düşük işsizlik seviyesi ancak daimi olarak yüksek bir enflasyon seviyesine izin verilerek korunabilirdi.  1960’ların sonlarında  hâkim görüş halen en parlak dönemini yaşıyorken, Friedman ve Phelps mikroekonomik prensiplerden hareket ederek, enflasyon ve işsizlik arasındaki bu ampirik ilişkinin, eğer politika yapıcılar tarafından istismar edilmek isteniyorsa yıkılacağını ileri sürdüler.  Hepsinin ötesinde, işsizliğin denge seviyesi, ortalama parasal büyüme oranına değil; emek arzı, emek talebi, optimal iş arama süreleri ve diğer mikroekonomik mülahazalara bağlı olmalı idi.  İzleyen olaylar; enflasyon, işsizlikte daimi bir azalma olmadan arttıkça, Friedman ve Phelps’in haklı olduklarını gösterdi. 

 

                Phillips eğrisinin yıkılması ve Friedman ve Phelps’in ileri görüşleri, makroiktisatçıları, Robert Lucas’ın (1976) hâkim görüş üzerindeki daha kapsamlı atağına hazır hale getirdi.  Lucas, büyük ölçekli makroekonometrik modelleri oluşturan ampirik ilişkilerin çoğunun, Phillips eğrisinin üzerine kurulduğu mikroekonomik prensiplerden daha iyi prensipler üzerine oturmadığını ileri sürdü.  Özellikle tüketim ve yatırım gibi birçok makroekonomik değişkeni belirleyen kararlar, hayati bir biçimde ekonominin gelecekteki durumu ile ilgili beklentilere bağlıdır.  Makroekonometrik modeller, beklentileri genellikle mantıklı fakat keyfi vekillerle telafi ederek, önemsiz bir şekilde ele aldılar.  Lucas, politika müdahalelerinin çoğunun önemli bir yönünün, bireylerin gelecekle ilgili beklentilerini oluşturdukları yolu değiştirmek olduğunu ileri sürdü.  Fakat makroekonometrik modellerde beklentiler yerine kullanılan değişkenler, bu yönü hesaba katmada başarısız oldular.  Dolayısıyla Lucas, bu modellerin alternatif politikaların etkisini değerlendirmede kullanılmaması gerektiği sonucuna vardı. 

 

                “Lucas eleştirisi” hâkim görüşü yıkma niyetinde olan iktisatçılar için yeniden toplanma çağrısı haline geldi.  Hâkim görüşün savunucuları, makroekonometrik modelleri kullananların Lucas’ın üzerine basarak işaret ettiği problemden haberdar olduklarını, bununla birlikte modellerin dikkatle ve kararlılıkla kullanıldıkları takdirde bilgilendirici olduklarını ve Lucas eleştirisinin prensipte doğru ama uygulamada önemli olmadığını ileri sürdüler.  Bu savunmalar dikkate alınmadı. 

 

                İfade ettiğim gibi hâkim görüşün yıkılması için iki sebep vardır.  İkisi de hayati önem taşımaktadır.  Ne ampirik sebep ne de teorik sebep tek başına bu yıkıma neden olmak için yeterli değildir.  Entellektüel tarihte bir alıştırma olarak, iki karşı olgunun ele alınması öğretici olacaktır. 

 

                Makroekonometrik modellerin 1970’lerin olaylarını açıklamada başarısız olduklarını fakat makroiktisatçıların bu modellerin teorik dayanaklarına güven duymuş olduklarını kabul edelim.  Olaylar mutlaka bir şekilde açıklanabilmeliydi.  Hâkim görüşün savunucularının genellikle vurguladıkları gibi, 1970’lerdeki stagflasyonların çoğu, OPEC arz şoklarına bağlanabilirdi.  Açıklanamayan kısım, her zaman olduğu gibi birkaç büyük artığa atfedilebilirdi.  Değişken varyans sorunu ise, asla başka bir şekilde iyi olan bir modelden kurtulmak için sebep olamazdı. 

 

                Alternatif olarak, makroekonometrik modellerin 1970’lerde mükemmel performans göstermiş olduklarını fakat Friedman, Phelps ve Lucas’ın doğru olarak bu modellerin yetersiz mikro temellerine işaret etmiş olduklarını kabul edelim.  Bu durumda, mikro temellerin eksikliği sadece teorik bir saplantı olarak rahatsızlık verecekti.  Friedman ve Phelps’in tahminleri, hiçbir zaman test edilmemiş olsa bile unutulacaktı.  Lucas eleştirisine haklı tepki, “eğer kırılmıyorsa, bırak” şeklinde olacaktı. 

 

                Ancak neticede, makroekonometrik modeller ve hâkim görüş, bizi hem teorik bakımdan hem de ampirik bakımdan başarısız bırakmışlardır.  Bu başarısızlık, makroiktisatta bugün halen devam eden bir karmaşa, bölünme ve heyecan dönemine neden olmuştur. 

 

ARAŞTIRMANIN YÖNLERİ

 

                Geçen onbeş yıl süresince makroiktisattaki araştırmaların çoğu, hâkim görüşün yıkılmasına neden olan problemlerle ilgilenmeye çalışmaktadır.  Yeni başlayan ve daha yoğun olan bir girişim, makroiktisatı firma bazlı bir mikroekonomik temel üzerine inşa etmeye yönelmektedir.  Araştırmaların bugünkü makroekonomik problemlerle bağlantısı büyük ölçüde feda edilmektedir.  Makroekonomik uygulamacılar için araştırmaların çoğu, felsefi ve kullanışsız görünmek zorundadır.  Aslında, pratik amaçlar için bu böyle olmalıdır. 

 

                Makroiktisattaki son gelişmeleri, üç kategoriye ayırmama müsaade edin.  Karmaşık olayların çoğunun sınıflandırılmalarında  olduğu gibi, benim önerim de birçok yönden eksiktir.  Bazı gelişmeler üç kategorinin birden fazlasına girerlerken, diğerleri doğal olarak hiçbir kategoriye girmemektedir.  Fakat sınıflandırma, son yıllarda birçok akademik makroiktisatçının yürüttüğü araştırma programlarının hedeflerinin ve motivasyonlarının anlaşılmasına yardımcı olduğu için kullanışlıdır. 

 

                Geniş bir araştırma kategorisi, on veya onbeş yıl öncesinde alışılmış olandan daha tatmin edici bir şekilde beklentileri modellemeye çalışmaktadır.  Beklentilerin ele alınmasında daha dikkatli olunması, genellikle birçok standart modelden yeni ve sürpriz çıkarımlar ortaya koyabilmektedir.  Rasyonel beklentiler aksiyomunun geniş kabul görmesi, belki de makroiktisatta son yirmi yılın en büyük tek değişikliğidir. 

 

                İkinci bir araştırma kategorisi, makroekonomik olayları denge modelleri çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır.  “Denge” ifadesi ile, ücretlerin ve fiyatların arz ve talebi eşitlemek üzere anında ayarlandığı modelleri ima etmekteyim.  Evvelce birçok makroiktisatçı, piyasayı temizlemeyen bir teorinin iktisadi dalgalanmaları açıklamak için gerekli olduğunu varsaydı; aslında böyle bir varsayım, 1960’larda geçerliliğini koruyan hâkim görüşe eşlik etti.  Buna karşılık, son araştırmalar zamanlararası denge modellerinin daha zengin çıkarımlara sahip olduklarını ve o kadar kolay göz ardı edilemediklerini gösterdi. 

 

                Üçüncü bir araştırma kategorisi, makroiktisatı dengesizlik modelleri çerçevesinde yeniden kurmaya çalışmaktadır.  En çok Keynesgil olanı ve ders kitabı IS-LM modeli ile en çok uyum içinde olanı, bu son araştırma kategorisidir.  Bu araştırma programı, ders kitabı Keynesgil analizin daha firma bazlı mikroekonomik temellere oturtulma çabası olarak görülebilir. 

 

BEKLENTİLER I: POLİTİKA İLGİSİZLİĞİ

 

                Rasyonel beklentiler kavramının kökeni, John Muth’un (1961) parlak fakat uzun zaman ihmal edilmiş makalesindedir.  İktisatçılar, alışılageldiği üzere, firmaların rasyonel olarak kârlarını en çokladıklarını ve tüketicilerin rasyonel olarak faydalarını en çokladıklarını varsaymaktadır.  Buna göre iktisadi ajanların gelecekle ilgili beklentilerini oluşturdukları zaman rasyonel olarak davrandıklarını varsaymamak, şizofrenik bir hareket olacaktır. 

 

                Hâkim görüşün yıkılmasından beri makroiktisattaki çalışmaların çoğu, rasyonel beklentiler varsayımının araştırılmasını amaçlamaktadır.  Fayda en çoklaması varsayımı nasıl doğrudan ampirik bir çıkarıma sahip değil ise, rasyonel beklentiler varsayımı da tek başına ampirik bir çıkarıma sahip değildir.  Fakat, çoğu rasyonel beklentilerin tanıtımından önce ortaya çıkan ve o zaman kendilerine itiraz edilmemiş görülen diğer yardımcı hipotezlerle birlikte, rasyonel beklentiler varsayımı pek derin ve hayret verici çıkarımlara sahip olabilmektedir. 

 

                Thomas Sargent ve Neil Wallace’ın (1975) sistematik para politikasının, üretimin ve istihdamın yolu ile ilgisinin bulunmadığı yönündeki sonuçları, rasyonel beklentilerin en erken ve en tartışmalı uygulamalarından birisidir.  Sargent ve Wallace, rasyonel beklentileri sadece Friedman ve Phelps’in Phillips eğrisinin doğal oranına uyguladılar.  Bu Phillips eğrisi, beklenen enflasyonun işsizliği etkilemediğini fakat beklenmeyen enflasyonun işsizliği geçici olarak doğal oranın altına indirdiğini göstermektedir.  Rasyonel beklentiler, sürprizle karşılaşan insanları sistematik olarak bertaraf ettiği için, Sargent ve Wallace, sistematik para politikasının sadece beklenen enflasyonu etkileyebildiği; beklenmeyen enflasyon ve işsizliği etkileyemediği sonucuna vardılar.  Eğer meselenin izahı olarak doğru ise bu sonuç, “ekonomi bir resesyona giriyor gözüktüğünde parasal büyümeyi artırın” gibi etkin olmayan bir politika önerisini tasfiye edecektir. 

 

                Sargent-Wallace sonucunun anlamı üzerinde evvelce çok tartışmalar cereyan etti.  Politika ilgisizliği bazen tek başına rasyonel beklentilerin çıkarımı olarak kabul edildi.  Bugün rasyonel beklentilerin tek sorun olmadığını bilmekteyiz.  Stanley Fischer’in (1977) gösterdiği gibi, sistematik para politikasının ekonomiyi istikrara kavuşturabildiği, rasyonel beklentileri de içine alan modelleri kurmak tamamen mümkündür.  Yapışkan ücretlerin hayati bir rol oynadığı Fischer’in modeli, rasyonel beklentilerin varlığına rağmen Keynesgil politika reçeteleri üretmektedir. 

 

                Sargent ve Wallace’ın makaleleri, esasen sadece politika ilgisizliğine dair önemli sonucu nedeniyle değil; fakat makroiktisatçıların rasyonel beklentilerin kullanımıyla tanışmalarına yardım ettiği için önemli idi.  Makale, modellerin beklentiler için keyfi vekillerin yardımına gerek kalmadan çözülebildiğini ve rasyonel beklentiler ile yapılan çözümün, rasyonel beklentiler olmaksızın yapılan çözümden çok farklı görülebildiğini gösterdi.  Sargent ve Wallace’ın makaleleri, rasyonel beklentilerin makroekonomik teoriye uygulandığı ilk çalışmalardan birisi olmuş ve o uygulamanın potansiyel önemini gerçek misallerle anlatmıştır. 

 

                Makroiktisatçıların dikkati bir kez beklentilerin merkezi rolüne çevrildikten sonra, pek çok mesele yeni bir görünüm aldı.  Makroekonomik teorinin, iktisadi çevreleri verildiğinde, beklentilerini düzgün bir biçimde oluşturan özel karar alıcıları hesaba katacak şekilde uyarlanması, akademik makroiktisatçılar için belli başlı bir görev oldu.  Beklentiler konusundaki çalışmalar, doktora tezleri için birincil bir konu kaynağı olarak, büyük ölçekli makroekonometrik modeller üzerine yapılan çalışmalarla yer değiştirdi. 

 

BEKLENTİLER II: KURALLAR KARŞISINDA TAKDİR

 

                Yeniden araştırılmak durumunda olan pek çok sorundan belki de en önemlisi, para politikasının kurala göre mi yoksa ihtiyari olarak mı yürütülmesi gerektiğidir.  En dikkat çekenleri, Finn Kydland ve Edward Prescott (1977) olmak üzere bazı yazarlar, para politikası yürütülürken ihtiyari davranılması hususunu sorgulayan yeni ve ikna edici bir sebep buldular.  Şöyle ki, para politikasının yürütülmesinde ihtiyari davranan bir para otoritesi, muhtemelen çok yüksek bir enflasyon oranını seçmek durumundadır. 

 

                Friedman ve Phelps’in beklentiler eklentili Phillips eğrisinin geçerli olduğunu varsayalım.  Özellikle Y üretim düzeyini, Y* doğal oranı, ? enflasyon oranını ve E? beklenen enflasyon oranını göstersin, üretim

 

                                               Y = Y* + ? (? – E?)                                                                                                (1)

 

ile belirlenmektedir.  Enflasyon, beklenen enflasyonu aştığı zaman üretim yüksektir ve enflasyon, beklenen enflasyonun altında kaldığı zaman üretim düşüktür. 

 

                Basitlik amacıyla para otoritesinin enflasyon oranını seçtiğini de varsayalım.  Daha gerçekçi olunduğunda, para otoritesi elbette parasal enstrümanlarını kullanmak yolu ile enflasyonu ancak eksik bir şekilde kontrol edecektir.  Fakat gösterim amaçları için, para otoritesinin enflasyonu mükemmel bir şekilde kontrol edebildiğini varsaymak yararlı olacaktır. 

 

                Para otoritesi, üretimin yüksek, enflasyonun düşük olmasını istemektedir.  Otoritenin tercihlerinin,

 

                                               U = Y – ß?2                                                                                                             (2)

 

ile temsil edildiğini varsayalım: Burada ß parametresi, para otoritesinin enflasyonu ne kadar sevmediğini göstermektedir. 

 

                Şimdi sabit bir kurala göre oluşturulan para politikası ile ihtiyari para politikasını karşılaştıralım. 

 

                Önce sabit kural altındaki politikayı ele alalım.  Kural, parasal otoriteyi belli bir enflasyon seviyesine bağlamaktadır.  Özel ajanlar, para otoritesinin bu kural ile kısıtlandığını anladıkça, beklenen enflasyon seviyesi, para otoritesinin yaratmakla yükümlü olduğu seviye olacaktır.  Beklenen enflasyon gerçekleşen enflasyona eşit olduğu (E? = ?) için, üretim doğal oranında olacaktır (Y = Y*). 

 

                Optimal kural nedir?  Kuralca hükme bağlanan enflasyon düzeyi ne olursa olsun, üretim doğal oranında bulunduğu için, herhangi bir enflasyona sahip olmanın artık hiçbir faydası yoktur.  Optimal sabit kural, para otoritesinin sıfır enflasyon yaratmasını gerektirmektedir. 

 

                Şimdi ihtiyari para politikasını ele alalım.  İhtiyari politikada ekonomi aşağıdaki gibi çalışmaktadır:

 

(a)     özel ajanlar enflasyon beklentilerini E? oluştururlar;

(b)     otorite gerçekleşen enflasyon seviyesini ? seçer;

(c)     beklenen ve gerçekleşen enflasyon oranına dayalı olarak, bir üretim seviyesi belirlenir. 

Bu kurguda para otoritesi, denklem (2) ile verilen amaç fonksiyonunu, denklem (1)’deki Phillips eğrisi ile karşılaştığı kısıta tâbi olarak en çoklamaktadır.  Para otoritesi, enflasyon oranı ile ilgili kararını verirken, beklenen enflasyonu hâlihazırda belirlenmiş olarak kabul etmektedir. 

 

                İhtiyari politika durumunda bekleyeceğimiz netice nedir?  Parasal otorite, artan üretimin marjinal faydasını, artan enflasyonun marjinal maliyetine eşitleyen enflasyon seviyesini seçmektedir.  Beklenen enflasyon seviyesi ne olursa olsun, marjinal fayda ? iken, marjinal maliyet 2ß? ’ dır.  Para otoritesinin belirlediği “optimal” enflasyon düzeyi, dolayısıyla ? = ? / (2ß) ’dır.  Rasyonel özel ajanlar, elbette para otoritesinin amacını ve kısıtını anlamaktadırlar.  Dolayısıyla, para otoritesinin bu enflasyon seviyesini seçeceğini beklemektedirler.  Beklenen enflasyon gerçekleşen enflasyona (E? = ?) ve üretim doğal oranına (Y = Y*) eşittir.  Bu çok basitleştirilmiş modelde, üretim seviyesi aynı kalırken, optimal ihtiyari politika optimal sabit kuraldan daha fazla enflasyon üretmektedir.  Otorite, amaç fonksiyonunu (2) en çoklamaya çalışıyor olmasına rağmen, optimal ihtiyari politika sabit kuraldan daha kötüdür. 

 

                İlk bakışta, para otoritesinin sabit bir kurala bağlı kalması halinde daha iyi bir sonuca ulaşabilmesi acayip görünmektedir.  İhtiyari bir politika izleyen para otoritesi, neden sıfır enflasyon kuralı ile kısıtlı olan bir para otoritesini taklit edememektedir?  Cevap, otoritenin rasyonel beklentilere sahip olan özel karar alıcılara karşı bir oyun oynuyor olmasıdır.  Sabit bir sıfır enflasyon kuralı ile kısıtlanmaksızın, parasal otorite özel ajanların sıfır enflasyon beklemelerini sağlayamamaktadır. 

 

                Örneğin, basit olarak para otoritesinin bir sıfır enflasyon politikası izleyeceğini duyurduğunu varsayalım.  Böyle bir duyuru kendi başına inandırıcı olamaz.  Bir kez enflasyon beklentileri oluşturulduğunda, otorite üretimi artırmak için duyurusundan vazgeçmek teşviğine sahiptir.  Özel ajanlar duyurudan vazgeçme teşviğini anlarlar ve dolayısıyla daha ilk aşamada duyuruya inanmazlar. 

 

                Bu basit para politikası modeli, önemli bir yan teoreme sahiptir.  Tartıştığım gibi, optimal sabit kural sıfır enflasyona ulaşmaktadır.  Ancak, para otoritesinin ihtiyari davranmak suretiyle de bu neticeye ulaşabildiğini gösteren bir durum vardır.  Eğer otorite enflasyondan, üretimi sevdiğinden çok daha fazla nefret ediyorsa (yani, ß parametresi çok geniş ise), ihtiyari politika halinde enflasyon sıfıra yakındır.  Bu bulgu, merkez bankası başkanlarını atama konumunda olan kişiler için bir rehber olabilir.  Sabit kuralı zorlamanın bir alternatifi, enflasyondan aşırı derecede rahatsızlık duyan bir kişiyi bu göreve atamaktır. 

 

                Son olarak, para politikası bağlamında burada ileri sürülen, genellikle optimal politikanın zaman tutarsızlığı olarak adlandırılan meselenin, başka birçok bağlamda ortaya çıkması dikkat çekmektedir.  Örneğin, bir hükümet için birikimi teşvik etmek üzere sermayeyi vergilendirmeyeceğini duyurması optimal olabilir; fakat sermaye yatırımları bir defa tamamlanmış ise hükümet bu vadinden vazgeçmek isteyebilir.  Diğer bir örnek hükümetin, bütün vergi kaçakçılarını sıkı bir takibe alacağını duyurabilmesidir; fakat vergiler kaçırıldıktan sonra hükümet ekstra gelir toplamak için bir “vergi affı” çıkarma duyurusu yapabilir.  Her durumda rasyonel ajanlar hükümet açısından vazgeçme teşviğini anlamakta ve bu beklenti onların davranışını etkilemektedir.  Ve her durumda çözüm, hükümetin ihtiyari gücünü sabit bir politika kuralına bağlayarak ortadan kaldırmaktır. 

 

 

 

 

 

 

DENGE

 

                Lucas’ın standart makroekonomik uygulama üzerine başlangıçtaki atağı, beklentilerin ele alınma yolunun yetersizliğini vurguladığı için, makroiktisatı yeniden kurmayı amaçlayan gayretlerin çoğu, özel iktisadi ajanların sezgileri ile nasıl ilgilenilmesinin öğrenilmesine ayrıldı.  1970’ler süresince, ilk aşamalarda makroekonometrik modellerin nispeten kolaylıkla sabitlenebileceğine inanılıyordu.  Beklentiler için mükemmel olmayan vekillerin sadece rasyonel beklentilerle yer değiştirmelerine ihtiyaç duyulduğu yeterli görünmüştü.  Ancak, netice itibariyle bu görüş, fazla iyimserdi.  Yapılması gereken daha çok iş vardı. 

 

                Yeni klasik devrimin amacı, bireylerin daima optimum davrandıkları ve daha tartışmalı olarak piyasaların daima dengede kaldıkları yönündeki aksiyomları koruyarak, makroiktisatı yeniden inşa etmektir.  Bu araştırma programının belli başlı iki kolu vardır. 

 

                Bu alandaki erken çalışmalar, fiyatlarla ilgili olarak eksik enformasyonun rolü üzerinde durdu (Lucas 1972, 1973).  Bireylerin, ürettikleri malların fiyatlarını gözlemledikleri fakat satın aldıkları malların fiyatlarını gözlemlemedikleri varsayılıyordu.  Bu nedenle bireylerin, fiyatlar genel seviyesindeki hareketler ile nispi fiyatlardaki hareketleri birbirlerine karıştırmaları söz konusu idi.  Sezinlenmeyen bir enflasyon, arz ettikleri miktarı artırmaya teşvik edecek şekilde, bireylerin ürettikleri malların nispi fiyatlarının zımnen geçici bir süre  yüksek olduğunu düşünmelerine yol açmaktaydı.  Bu da; üretimin, enflasyonun beklenen enflasyondan sapmasına bağlı olduğu, Friedman ve Phelps’in doğal oran Phillips eğrisinden başka bir şey değildi.

 

                Denge geleneğinde daha yakın zamanda yapılan çalışmalar; dışsal teknolojik şokların neden olduğu tüketimin ve dinlenmenin zamanlararası ikamesinin önemini vurgulamaktadır (Barro ve King 1984; Long ve Plosser 1983; Prescott 1986).  Bu “reel konjonktür modelleri” katı bir şekilde mikroekonomik prensipler üzerine kurulu olma özelliğine sahiptirler: Onlar, gerçekten basitleştirilmiş zamanlararası Walrasgil modellerdir.  İktisadi zaman serilerinin pek çok özelliği, bu türden modeller ile sürpriz bir biçimde çok iyi taklit edilebilmektedir. 

 

                Reel konjonktür teorisi, 1960’ların hâkim görüşü ile en ciddi bir tezat içindedir.  Bu teoriye aşağıdaki dört öneri eşlik etmektedir:

 

(1)     Ekonomi, mevcut üretim teknolojisinde, ani ve büyük değişiklikler tecrübe etmektedir. 

(2)     Dinleme, zaman boyunca çok iyi ikame edilebilirdir. 

(3)     İstihdamdaki dalgalanmalar tamamen iradidir ve sosyal bakımdan optimaldir. 

(4)     Para politikası, üretim ve istihdam gibi reel değişkenleri etkileme gücüne sahip değildir. 

 

Yirmi yıl önce bu iddiaların hepsi gülünç kabul ediliyordu.  Bugün makroiktisatçılar, ciddi bir şekilde, bu özelliklere sahip bir teorinin çalışma alanlarını nasıl radikal olarak değiştirdiğini göstermekle uğraşıyorlar.2 

 

DENGESİZLİK

 

                Birçok makroiktisatçı iktisadi dalgalanmaları Walrasgil paradigma çerçevesinde açıklamaya çalışıyorken; aynı anda diğer birçok makroiktisatçı da Keynesgil ders kitabı iktisadının Walrasgil olmayan varsayımlarının doğruluğunu göstermeye çalışıyordu.  Ücretlerin ve fiyatların, tüm piyasalardaki arz ve talebi eşitleyecek şekilde anında ayarlanmada başarısız olmaları, 1960’lardaki hâkim görüşün anahtar varsayımıydı.  Eğer bu varsayım sağlam bir mikroekonomik mantıkla desteklenebilirse, hâkim görüş belki ufak tefek düzeltmelerle yeniden canlandırılabilirdi. 

 

                Dengesizliği açıklamaya çalışan çabaların çoğunun merkezi emek piyasası oldu.  Örneğin, Fischer (1977) ve Taylor’un (1980) modelleri, firmaların emek satın alabilecekleri nominal ücreti önceden belirleyen emek sözleşmelerinin varlığına dayanmaktadır.  Bu modellerin birincil cazibeleri, gözlemlenen kurumları yansıtıyor olmalarıdır.  Birçok işçi, nominal ücretin önceden belirlendiği sözleşmelere tâbi gözükmektedir.  Makroekonomik bir modele dahil edildiğinde bu gözlem, para politikasının yürütülmesinde önemli çıkarımlara sahiptir.  Şöyle ki, para politikası, rasyonel beklentiler varsayımına rağmen istikrar politikası için potansiyel bir araç haline gelmektedir. 

 

                Nominal ücret yapışkanlığının bu modelleri üç açıdan eleştirilmektedir.  Birincisi, bu türden nominal ücret sözleşmelerinin ortaya çıkışının asla mikroekonomik prensiplerle açıklanmamasıdır.  Eğer bu nominal ücret sözleşmeleri üretimdeki ve istihdamdaki büyük ve etkin olmayan dalgalanmalardan sorumluysalar, neden işçiler ve firmalar tarafından bu sözleşmeler yapılmaktadır?  Firmalar ve işçiler arasındaki optimal risk paylaşımı ayarlanmalarını ele alan çok sayıda teorik çalışma vardır.  Açıktır ki, optimal sözleşme yapılması, Fischer ve Taylor modelleri kadar ders kitabı Keynesgil modellerin de üzerinde durduğu nominal ücret yapışkanlığını sağlayamamaktadır. 

 

                İkincisi, nominal ücretleri önceden tespit eden emek sözleşmelerinin varlığı ortada iken, bu ücretlerin istihdamın belirlenmesinde önemli bir rol oynamaları hususunun belirgin olmamasıdır.  Birçok işçi yaşam boyu mesleklere sahip olmaktadır.  Uzun vadeli bir ilişki çerçevesinde spot bir piyasada da doğru olacağı gibi, veri bir dönemde ödenen ücretin, neden emeğin marjinal ürününe eşit olması gerektiğini gösteren bir sebep yoktur.  Bunun yerine, ücret bir taksit ödemesine benzeyebilir.  Örneğin, bazı üniversiteler profesörlerine ayırım yapmaksızın dokuz ay üzerinden yıllık maaş öderlerken; diğerleri oniki ay üzerinden ödeme yapmaktadır; fakat bu fark kesinlikle yıl boyunca profesörlerin marjinal ürünleri veya çalışma çabaları ile herhangi bir bağlantıya sahip değildir.  Benzer şekilde, veri bir işçiye ödenen ücretin yapışkanlığı olgusunun, emek tahsisinin etkin olmadan belirlendiğini ima etmesi gerekmemektedir. 

 

                Üçüncüsü, reel ücretin konjonktürel davranışının, önceden belirlenen nominal ücretin dahil edildiği modelle ve standart aşağıya doğru-eğimli emek talebi eğrisi üzerindeki hareketlerle tutarlı görünmemesidir.  Ders kitabı anlatımına göre derneşik talebe negatif bir şok, fiyat seviyesini düşürmekte, nominal ücret sabit olduğu için reel ücreti artırmakta ve dolayısıyla talep edilen emek miktarını azaltmaktadır.  İktisadi dalgalanmalar derneşik talep kaynaklı oldukları sürece, reel ücretler konjonktürün karşısında olmalıdır.  Fakat verilerde reel ücretler konjonktürel değil veya konjonktürün biraz önünde görünmektedir.  Örneğin, daraltıcı bir para politikasına bağlı olarak ortaya çıktığı iddia edilen 1982’deki şiddetli resesyonda, reel ücretler birkaç yıl öncesinde olduklarından veya birkaç yıl sonrasında olduklarından çok farklı değillerdi.  Konjonktürün karşısında  reel ücretler tahmini, gözlemler ile kolayca uzlaşamamaktadır. 

 

                Nominal ücretlerin yapışkanlığını vurgulayan görüş ile ilgili bu üç problem, 1980’lerde Keynesgil makroiktisatçıların dikkatini, emek piyasasından öteye, mal piyasasına doğru çevirdi.  “Yeni Keynesgil” bir görüş ortaya çıkmaktadır (bir inceleme için bkz.  Rotemberg 1987).  Bu görüşe göre, resesyondaki sorun, emek maliyetlerinin çok yüksek olması değil; fakat satışların çok düşük olmasıdır.  Mal piyasasına verilen bu önem, ders kitabı anlatımına musallat olan üç problemden kurtulabilmemizi sağlamaktadır. 

 

                İlki, bir resesyondaki sorunun düşük satışlar olmasına rağmen, tekelci rekabet halindeki firmaların dengeyi yeniden kurmak için fiyatlarını düşürmek yönünde fazla bir teşviğe sahip olmamalarıdır.  Şöyle ki, fiyat düşürmenin firmaya yararı az (ikinci-derecede) olabilirken, topluma yararı çok (birinci-derecede) olabilmektedir.  Eğer firmalar değişen fiyatlar karşısında bir “liste maliyeti” ile karşılaşıyorlarsa veya eğer sadece “yakın rasyonel” iseler, bu fiyat yapışkanlığından kaynaklanan önemli boyuttaki sosyal kayba rağmen eski fiyatlarını koruyabilirler (bkz.  Mankiw 1985; Akerlof ve Yellen 1985; Blanchard ve Kiyotaki 1987).  Eski Keynesgil görüşün nominal ücret katılığının aksine, yeni Keynesgil görüşün fiyat katılığı, rasyonellikten görünen önemli bir uzaklaşma gerektirmemektedir. 

 

                İkincisi, nominal ücretlerin aksine, gözlemlenen fiyat katılıklarının, açıkça önemli bir tahsis fonksiyonuna hizmet etmeleridir.  Örneğin, gazete bayilerindeki dergilerin fiyatları genelde yıllarca değişmeden kalmaktadır (Cecchetti 1986).  Bu fiyatların uzun dönemli bir ilişki çerçevesinde sadece taksit ödemesi oldukları iddia edilemez. 

 

                Üçüncüsü, yeni Keynesgil görüşün konjoktürün karşısında bir nominal ücreti ima etmemesidir.  Fiyat katılığı, bir kez ekonominin derneşik talepdeki değişmelere tepkisini açıklamada önemli bir unsur olarak tanıtıldığında, reel ücretler konjoktürel olmayabilirler veya konjoktürün önünde olabilirler.  Dahası, eğer fiyat katılığı gözlemlenen ücretlerin sadece taksit ödemeleri olduğu görüşü ile birleştirilirse, ücretlerin tamamen belirsiz ve tamamen ilgisiz olduğu yolu terk edilerek de Keynesgil sonuçlara ulaşılabilir. 

 

                Bu nedenlerden ötürü, nominal katılıkların araştırılması, emek piyasasından mal piyasasına kaymıştır.  Fakat yeni Keynesgil görüşün dengede bir emek piyasasını kucakladığını düşünmek yanlış olacaktır.  Yeni Keynesgil görüş, bundan ziyade işsizliği çeşitli türlerde reel katılıklarla açıklamakta; sadece nominal katılıkların ve paranın yansız olmadığının açıklanmasında dikkati emek piyasasına çevirmektedir.3

 

                Emek piyasasında dikkat çeken reel katılık türlerinin birçoğu arasında en popüler olanı muhtemelen “etkin ücret modelleri”dir (incelemeler için bkz.  Yellen 1984; Stiglitz 1986; ve Katz 1986).  Bu sınıftaki modellerin ortak özelliği, firmaların sürekli işsizlik problemi karşısında ücretleri düşürmemeleridir; çünkü böyle yapmak aynı zamanda verimliliği azaltacaktır.  Verimlilikteki azalmanın nedeni, belki düşük ücret alan işçilerin daha az çaba sarf etmeleridir; ücretlerin düşürülmesi, işçilerin ortalama kalitesini azaltmaktadır; çünkü bu veya bazı başka faktörlerin etkisiyle sadece en iyi işçiler işi terk etmektedir.  Bu anlatımların tümünde, emek piyasasını arz ve talep dengesine götüren güçler mevcut değildir. 

 

SONUÇ

 

                Makroiktisattaki son gelişmeleri anlatmaya, bu gelişmelerin, ilk önceleri çok fazla bir pratik değeri olmayan fakat nihai olarak daha iyi anlaşılma yolunu işaret eden, Kopernik devrimine benzediklerini ileri sürerek başladım.  Kıyaslamak, belki aşırı iyimserlik olacaktır.  Kopernik sadece hüküm süren paradigmada neyin yanlış olduğuna dair bir görüşe değil; fakat aynı zamanda yeni bir paradigmanın neye benzeyebileceği ile ilgili bir görüşe de sahipti.  Geçen on yılda makroiktisatçılar, böylesine geniş bir ufkun sadece birinci kısmını gördüler; ikinci kısım üzerinde anlaşamadıkları pek çok nokta kaldı.  Sanatın durumunu eleştirmek, şüphesiz onu ileri götürmekten daha kolaydır. 

 

                Geçen yirmi yılın bazı gelişmeleri, bugün geniş kabul görmektedir.  Rasyonel beklentiler kavramı, artık makroiktisatçılar arasında tartışmalı bir konu değildir.  Kurallar karşısında takdir meselesi üzerindeki tartışmalar devam etmesine rağmen, zaman tutarsızlığı genellikle ihtiyari politika kullanımı ile ilgili ciddi bir problem olarak kabul edilmektedir.  En temel olarak, hemen bütün makroiktisatçıların üzerinde anlaştıkları husus, makroiktisatı firma bazlı mikroekonomik prensiplere oturtma çabalarının, araştırma gündeminde geçmişte olduğundan daha fazla yer alması gerektiğidir. 

 

                Fakat hayati konjonktür teorisi meselesi üzerinde, yeni bir görüş birliğine doğru çok az hareket görünmektedir.  “Yeni klasikler”in ve “yeni Keynesgiller”in her biri, kendi paradigmaları çerçevesinde önemli ilerlemeler yaptılar.  İktisadi dalgalanmaları açıklamak için yeni klasik teorisyenler şimdi teknoloji şoklarının, zamanlararası ikamenin ve reel konjonktürün rollerini vurgulamaktalar.  Yeni Keynesgil teorisyenler, şu anda tekelci rekabetten , liste maliyetlerinden ve etkin ücretlerden söz ediyorlar.  Daha genel olarak, klasikler konjonktürün dışsal müdahalelerin olmadığı bir piyasa modeli çerçevesinde anlaşılabileceğine inanmaya devam ederlerken; Keynesgiller çeşitli türlerdeki piyasa başarısızlıklarının makroekonomideki dalgalanmaları açıklamada esas olduklarına inanmaktadırlar. 

 

                Makroiktisat teorisindeki yenilikler, nihai olarak uygulamalı makroiktisatçılar için faydalı oldukları kanıtlandığı zaman değerlendirileceklerdir.  Zamanın akışı etkin ücretleri, reel konjonktür teorisini ve geçen on yılın diğer “çıkışlarını” daha az ilginç hale getirecektir.  Akademik araştırmacıların dikkati mutlaka başka konulara çevrilecektir.  Fakat bu son gelişmelerden bazıları, akademik ve uygulamacı her tür iktisatçının, iktisadi davranışı ve iktisat politikasını tartışma ve bunlarla ilgili olarak düşünme yollarını kalıcı bir şekilde değiştirecektir.  Bugünden on yıl sonra, bu gelişmelerden hangilerinin, geçmişin başlangıçtaki tartışmalarını sürdürme ve iktisatçıların dünyanın nasıl çalıştığına dair düşüncelerini etkileme gücüne sahip olduklarını göreceğiz. 

 

LİTERATÜR

 

Akerlof, George ve Janet Yellen.  “Fiyat ve Ücret Ataleti ile Bir Yakın Rasyonel Konjonktür Modeli.”  Quarterly Journal of Economics 100 (Ek 1985), 823-38.

 

Ball, Laurence ve David Romer.  “Reel Katılıklar ve Paranın Yanlılığı.”Yayımlanmamış, 1987. 

 

Barro, Robert ve Robert King.  “Konjonktürün Zaman Ayrışabilir Tercihler ve Zamanlararası İkame Modelleri.”  Quarterly Journal of Economics 99 (Kasım 1984), 817-39.

 

Blanchard, Olivier J.  ve Nobuhiro Kiyotaki.  “Tekelci Rekabet ve Derneşik Talep Etkileri.”  American Economic Review 77 (Eylül 1987), 647-66.

 

Cecchetti, Stephen G.  “Fiyat Ayarlanma Sıklığı:  Gazete Bayii Dergilerinin FiyatlarıÜzerine Bir Çalışma.”  Journal of Econometrics 31 (1986), 255-74.

 

Fischer, Stanley.  “Uzun-dönemli Sözleşmeler, Rasyonel Beklentiler ve Optimal Para Arzı Kuralı.”  Journal of Political Economy 85 (Şubat 1977)191-205.

 

Friedman, Milton.  “Para Politikasının Rolü.”  American Economic Review 58 (Mart 1968), 1-17.

 

Hicks, John.  “Bay Keynes ve Klasikler:  Bir Yorum Önerisi.”  Econometrica 5 (Nisan 1937), 147-59.

 

Katz, Lawrence.  “Etkin Ücret Teorileri:  Kısmi Bir Değerlendirme.”  NBER Macroeconomics Annual 1 (1986), 235-76.

 

Keynes, John Maynard.  Para, Faiz ve İstihdamın Genel Teorisi.  Londra:  Macmillan, 1936. 

 

Kydland, Finn E.  ve Edward C.  Prescott.  “Takdirden Ziyade Kurallar:  Optimal Planların Tutarsızlığı.”  Journal of Political Economy 85 (Haziran 1977), 473-91.

 

Long, John B.  , Jr.  ve Charles I.  Plosser.  “Reel Konjonktürler.”  Jounal of Political Economy 91 (Şubat 1983), 39-69.

 

Lucas, Robert E.  , Jr.  “Beklentiler ve Paranın Yansızlığı.”  Journal of Economic Theory 4 (1972), 103-24.

 

_____.  “Üretim-Enflasyon Değiş tokuşu Üzerine Bazı Uluslararası Kanıtlar.”  American Economic Review 63 (1973), 326-34.

 

_____.  “Ekonometrik Politika Değerlendirmesi:  Bir Eleştiri.”  Carnegie-Rochester Conference on Public Policy 1 (1976), 19-46.

 

 

Mankiw, N.  Gregory.  “Küçük Liste Maliyetler ve Geniş Konjonktürler:  Bir Makroekonomik Tekel Modeli.”  Quarterly Journal of Economics 100 (Mayıs 1985), 529-37.

 

______.  “Reel Konjonktür:  Neo-Keynesgil Bir Perspektif.”  Journal of Economic Perspectives 1988, baskıda.

 

Muth, John F.  “Rasyonel Beklentiler ve Fiyat Hareketleri Teorisi.”  Econometrica 29 (Temmuz 1961), 315-35.

 

Phelps, Edmund S.  “Parasal Ücret Dinamiği ve Emek Piyasası Dengesi.”  Journal of Political Economy 76 (Ağustos 1968), 678-711.

 

Prescott, Edward.  “Konjonktür Ölçümünün İlerisindeki Teori.”  Carnegie-Rochester Conference on Public Policy 25 (Sonbahar 1986), 11-44.

 

Rotemberg, Julio J.  “Yeni Keynesgil Mikro Temeller.”  NBER Macroeconomics Annual 2 (1987), 69-104. 

 

Sargent, Thomas ve Neil Wallace.  “Rasyonel Beklentiler, Optimal Parasal Araç ve Optimal Para Arzı Kuralı.”  Journal of Political Economy 83 (Nisan 1975), 241-54. 

 

Stiglitz, Joseph.  “Ücret Katılığı Teorileri.”  İç.  Keynes’in İktisata Mirası:  Çağdaş İktisadi Teoriler, (der.) J.  L.  Butkiewicz, K.  J.  Koford ve J.  B.  Miller, New York:  Praeger Yayıncılık.

 

Taylor, John.  “Derneşik Dinamik ve Münavebeli Sözleşmeler.”  Journal of Political Economy 88 (Şubat 1980), 1-23.

Yellen, Janet.  “İşsizliğin Etkin Ücret Modelleri.”  American Economic Review 74 (Mayıs 1984), 200-205.



* N.Gregory MANKIW, “Recent Developments in Macroeconomics: A Very Quick Refresher Course,” Journal of Money, Credit, and Banking, Vol.  20, No.  3 (August 1988, Part 2), 436-49’dan tercüme edilmiştir.

** İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, İngilizce İktisat Bölümü.

1 Bir uyarı:  Bilim tarihçisi olmadığımdan hikâyenin ayrıntılarının doğruluğunu tasdik edemem.  Fakat tam anlamıyla doğru olsun olmasın, hikâye makroiktisat için hoş bir kıssadan hisse olma hizmeti görmektedir. 

* Jeomerkezci (ptolemaic) sistem, dünyanın sabit olduğu ve bütün gök cisimlerinin onun etrafında döndüğü düşüncesine dayanan sistem olarak kabul edilmektedir.  (Çev.  notu)

** Yazar burada “proselytize” kelimesini kullanmaktadır.  Bu kelimenin Türkçedeki karşılığı “dinime çevirmek”tir.  (Çev.  )

* IS-LM modelini esas alan ve metinde “consensus view” olarak geçen bu görüşü, 1970’lerin başlarına kadar teorik ve uygulamalı makroiktisattaki ağırlığını koruduğu için ‘görüş birliği’ yerine ‘hâkim görüş’ olarak nitelendirmek daha doğrudur.  (Çev.  )

2 Reel konjonktür analizi ile ilgili görüşlerimi Mankiw’de (1988) tartıştım. 

3 Nominal ve reel katılıklar arasındaki etkileşimin derinlemesine incelenmesi yeni araştırılmaya başlanan bir konudur.  Örneğin, bkz.  Ball ve Romer (1987).