İ.Ü.Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi
No: 23-24 (Ekim
2000-Mart 2001)
MAKROİKTİSATTA SON
GELİŞMELER: ÇOK HIZLI BİR HATIRLATMA DERSİ*
Çeviren:
Arş.Gör.Dr.M. Kutluğhan Savaş Ökte**
Onbeş ya
da yirmi yıl önce makroiktisat öğrencisi olmak çok daha
kolaydı. Makroiktisatçılar, “girdinin ve istihdamın
dalgalanmasına neyin sebep olduğu” ve “bu dalgalanmalara
karşı doğru politika tepkisinin ne olduğu” gibi sorulara
verdikleri yanıtlarda kendilerinden daha emindi.
Ders kitabı düzeyinde kabul gören ekonomi modeli, IS-LM modeli
idi. John Maynard Keynes ’in (1936) makroiktisadın devrimi
niteliğindeki görüşlerinin, John Hicks (1937) tarafından
yapılan yorumundan beri, model çok az değişmişti. IS-LM
modeli fiyatları veri olarak almaktadır. Fiyatların
ayarlanmasını açıklamak için Phillips eğrisi türünde bir
şey ilave edilmiştir. Phillips eğrisi, belki ekonominin uzun
vadede kendi kendisini düzeltmesine imkân veren bir doğal oran
özelliğine bile sahipti.
Daha uygulamalı düzeyde bu görüş birliği, MPS modeli veya
DRI modeli gibi büyük ölçekli makraoekonometrik modellerde
somutlaştı. Bu modellerin kullanılabilir hale getirilmesi
işi, birçok doktora tezi ortaya çıkardı. Kamudaki ve özel
kesimdeki karar alıcılar, bu modelleri güvenli bir şekilde
önemli ekonomik zaman serilerini tahmin etmede ve alternatif
makroiktisat politikalarının etkilerini değerlendirmede
kullandılar.
Bugün makroiktisatçılar verdikleri cevaplardan çok daha az
eminler. Bazı okullarda IS-LM modeli, yüksek lisans
seviyesinde bile okutulmamakta; eski bir çağın kalıntısı
olarak görülmektedir. Birçok okulda büyük ölçekli
makroekonometrik modeller sadece özet bir şekilde ele
alınmaktadır. Bugün bir lisansüstü öğrencisinin tezini
MPS modelinin küçük bir sektörünün geliştirilmesi üzerine
yazması beklenmemektedir.
Akademik makroiktisatçıların çalışma alanlarına
bakışlarındaki bu önemli değişmenin aksine, iş
dünyasındaki ve kamu görevlerindeki makroiktisatçılar
ekonomiyi analiz etme yollarını büyük ölçüde
değiştirmediler. Tahmin ve politika analizleri için büyük
ölçekli makroekonometrik modelleri kullanmaya devam ettiler. Geçen
onbeş yılın teorik gelişmeleri, uygulamalı makroiktisatta
nispeten çok az etkiye sahip oldu.
Akademik makroiktisat ve uygulamalı makroiktisat arasında
böylesine büyük bir farkın olmasının nedeni nedir? Uygulamalı
makroiktisatçıların sanatın gerisinde kalmalarını; modası
geçmiş modelleri kullanmaya devam etmelerine bağlayan birçok
akademisyenin görüşü, basitçe onların hızla ilerleyen bu
alandaki gelişmeleri yakalayamamalarıdır. Ancak kendi
geçerliliğinde israrlı olan bu görüş doğru olamaz;
çünkü açıkça ekonomik dengenin temel bir özelliğini ihlal
etmektedir: Bir kâr fırsatının kullanılmadığını
varsaymaktadır. Eğer makroiktisattaki son gelişmeler
uygulamalı çalışmalar için kullanışlı iseler,
benimsenmiş olmaları gerekirdi. Son gelişmelerin uygulamalı
makroiktisat üzerinde çok az etkili oldukları gözlemi, ilk
bakışta bu gelişmelerin uygulamalı makroiktisatçıların
işine pek az yaradığının kanıtıdır.
Bu konuda tamamen zıt bir sonuca varmak denenebilir: Geçen
onbeş yılın makroekonomik araştırmalarının uygulamalı
iktisatçılar için çok az etkiye sahip olması olgusu,
araştırmaların hiçbir değeri olmadığı anlamına
gelmektedir. Fakat bu sonuç da savunulamaz. Geçen onbeş
yıl makroiktisat için çok verimli bir zaman olmuştur. Ancak,
ne yazık ki, son gelişmeler uygulamalı makroiktisatçılar
tarafından hızla benimsenebilecek türden olmamıştır.
Bilim tarihinden bir kıyaslama, makroiktisatın bugünkü
durumunu anlamak için yardımcı olabilir.1 Yaklaşık
beş yüzyıl önce Kopernik, yerkürenin değil de güneşin
uzay sisteminin merkezi olduğunu ileri sürdü. O gün
Kopernik yanlışlıkla gezegenlerin güneş etrafında dairesel
yörüngeler izlediğini ileri sürdü, biz ise şimdi bu
yörüngelerin gerçekte elips şeklinde yörüngeler olduğunu
bilmekteyiz. Sonraları, o dönemde hüküm süren jeomerkezci
(ptolemaic) sistemle*
karşılaştırıldığında, orijinal Kopernik sisteminin daha
mükemmel ve nihai olarak daha kullanışlı olduğu
kanıtlandı.
Şimdi kendinizi Kopernik’ten hemen sonra, sırasıyla bir
akademik uzay bilimci ve bir uygulamalı uzay bilimci olarak
düşünün. Eğer akademik bir uzay bilimci olmuş
olsaydınız, araştırmalarınızı Kopernik sisteminin
geliştirilmesine ayıracaktınız. Kopernik sistemi,
gezegenlerin hareketlerini en basit ve entellektüel bakımdan en
tatmin edici bir şekilde anlamayı vadetmektedir. Fakat
uygulamalı bir uzay bilimci olmuş olsaydınız, jeomerkezci
sistemi kullanmaya devam edecektiniz. Geminizi, daha ümit
verici ancak daha az doğru olan Kopernik sistemine yüzdürmek
delilik olacaktı. Kopernik’ten hemen sonra bilgi düzeyi
veri alındığında, akademik ve uygulamalı uzay bilimciler
arasındaki kesin ayırım, mantıklı ve hatta optimaldir.
Bu makale, makroiktisattaki son gelişmelerden bazılarını
gözden geçirmektedir. Hedef kitlem, makroiktisattaki son
araştırmalara genellikle eğlence, hayret ve kibirle bakan iş
hayatındaki ve hükümetteki uygulamalı iktisatçıları
kapsamaktadır. Amacım, onları düşüncelerimin ve
fikirlerimin doğru olduğuna inandırmak değildir.** Amacım daha ziyade, tıpkı Kopernik’in güneş
merkezli uzay sisteminin gezegenlerin daha iyi anlaşılması
yönünde işaret ettiği yol önerisinde olduğu gibi;
makroiktisattaki bazı yeni gelişmelerin nasıl ekonominin daha
iyi anlaşılması yolunu işaret ettiğini göstermektir. Fakat,
nasıl Kopernik, düşüncesinin hayatı boyunca tam anlamıyla
gerçekleştiğini görmediyse, bu son gelişmelerin de, ne kadar
ümit verici olurlarsa olsunlar; çok yakın bir gelecekte
büyük kabul görmelerini beklememeliyiz. Ancak uzun vadede bu
gelişmelerin birçoğu, bütün iktisatçıların ekonomiyi ve
ekonomi politikası ile ilgili düşünme yollarını
derinlemesine değiştirecektir.
1970’lerin başlarına kadar makroiktisatta hâkim olan
görüş*, biri ampirik ve biri
teorik olmak üzere, iki sebepten dolayı sarsıldı. Ampirik
sebep, hâkim görüşün 1970’ler boyunca tecrübe edilen
işsizlik ve artan enflasyon oranları ile yeterince başa
çıkamamasıdır. Teorik sebep, mikroekonomik prensipler ile
makroekonomik uygulama arasındaki uçurumun entellektüel
bakımdan tatmin edici olmayacak şekilde büyümüş
olmasıdır.
Bu iki sebep, Milton Friedman (1968) ve Edmund Phelps’in (1968)
ünlü tahminlerinde, son derece açık ve pek derin bir şekilde
bir araya geldi. Basit Phillips eğrisine göre, sürekli
olarak düşük işsizlik seviyesi ancak daimi olarak yüksek bir
enflasyon seviyesine izin verilerek korunabilirdi. 1960’ların
sonlarında hâkim görüş halen en parlak dönemini
yaşıyorken, Friedman ve Phelps mikroekonomik prensiplerden
hareket ederek, enflasyon ve işsizlik arasındaki bu ampirik
ilişkinin, eğer politika yapıcılar tarafından istismar
edilmek isteniyorsa yıkılacağını ileri sürdüler. Hepsinin
ötesinde, işsizliğin denge seviyesi, ortalama parasal büyüme
oranına değil; emek arzı, emek talebi, optimal iş arama
süreleri ve diğer mikroekonomik mülahazalara bağlı olmalı
idi. İzleyen olaylar; enflasyon, işsizlikte daimi bir azalma
olmadan arttıkça, Friedman ve Phelps’in haklı olduklarını
gösterdi.
Phillips eğrisinin yıkılması ve Friedman ve Phelps’in ileri
görüşleri, makroiktisatçıları, Robert Lucas’ın (1976)
hâkim görüş üzerindeki daha kapsamlı atağına hazır hale
getirdi. Lucas, büyük ölçekli makroekonometrik modelleri
oluşturan ampirik ilişkilerin çoğunun, Phillips eğrisinin
üzerine kurulduğu mikroekonomik prensiplerden daha iyi
prensipler üzerine oturmadığını ileri sürdü. Özellikle
tüketim ve yatırım gibi birçok makroekonomik değişkeni
belirleyen kararlar, hayati bir biçimde ekonominin gelecekteki
durumu ile ilgili beklentilere bağlıdır. Makroekonometrik
modeller, beklentileri genellikle mantıklı fakat keyfi
vekillerle telafi ederek, önemsiz bir şekilde ele aldılar. Lucas,
politika müdahalelerinin çoğunun önemli bir yönünün,
bireylerin gelecekle ilgili beklentilerini oluşturdukları yolu
değiştirmek olduğunu ileri sürdü. Fakat makroekonometrik
modellerde beklentiler yerine kullanılan değişkenler, bu
yönü hesaba katmada başarısız oldular. Dolayısıyla
Lucas, bu modellerin alternatif politikaların etkisini
değerlendirmede kullanılmaması gerektiği sonucuna vardı.
“Lucas eleştirisi” hâkim görüşü yıkma niyetinde olan
iktisatçılar için yeniden toplanma çağrısı haline geldi.
Hâkim görüşün savunucuları, makroekonometrik modelleri
kullananların Lucas’ın üzerine basarak işaret ettiği
problemden haberdar olduklarını, bununla birlikte modellerin
dikkatle ve kararlılıkla kullanıldıkları takdirde
bilgilendirici olduklarını ve Lucas eleştirisinin prensipte
doğru ama uygulamada önemli olmadığını ileri sürdüler. Bu
savunmalar dikkate alınmadı.
İfade ettiğim gibi hâkim görüşün yıkılması için iki
sebep vardır. İkisi de hayati önem taşımaktadır. Ne
ampirik sebep ne de teorik sebep tek başına bu yıkıma neden
olmak için yeterli değildir. Entellektüel tarihte bir
alıştırma olarak, iki karşı olgunun ele alınması
öğretici olacaktır.
Makroekonometrik modellerin 1970’lerin olaylarını
açıklamada başarısız olduklarını fakat
makroiktisatçıların bu modellerin teorik dayanaklarına güven
duymuş olduklarını kabul edelim. Olaylar mutlaka bir
şekilde açıklanabilmeliydi. Hâkim görüşün
savunucularının genellikle vurguladıkları gibi,
1970’lerdeki stagflasyonların çoğu, OPEC arz şoklarına
bağlanabilirdi. Açıklanamayan kısım, her zaman olduğu
gibi birkaç büyük artığa atfedilebilirdi. Değişken
varyans sorunu ise, asla başka bir şekilde iyi olan bir
modelden kurtulmak için sebep olamazdı.
Alternatif olarak, makroekonometrik modellerin 1970’lerde
mükemmel performans göstermiş olduklarını fakat Friedman,
Phelps ve Lucas’ın doğru olarak bu modellerin yetersiz mikro
temellerine işaret etmiş olduklarını kabul edelim. Bu
durumda, mikro temellerin eksikliği sadece teorik bir saplantı
olarak rahatsızlık verecekti. Friedman ve Phelps’in
tahminleri, hiçbir zaman test edilmemiş olsa bile
unutulacaktı. Lucas eleştirisine haklı tepki, “eğer
kırılmıyorsa, bırak” şeklinde olacaktı.
Ancak neticede, makroekonometrik modeller ve hâkim görüş,
bizi hem teorik bakımdan hem de ampirik bakımdan başarısız
bırakmışlardır. Bu başarısızlık, makroiktisatta bugün
halen devam eden bir karmaşa, bölünme ve heyecan dönemine
neden olmuştur.
Geçen onbeş yıl süresince makroiktisattaki araştırmaların
çoğu, hâkim görüşün yıkılmasına neden olan problemlerle
ilgilenmeye çalışmaktadır. Yeni başlayan ve daha yoğun
olan bir girişim, makroiktisatı firma bazlı bir mikroekonomik
temel üzerine inşa etmeye yönelmektedir. Araştırmaların
bugünkü makroekonomik problemlerle bağlantısı büyük
ölçüde feda edilmektedir. Makroekonomik uygulamacılar için
araştırmaların çoğu, felsefi ve kullanışsız görünmek
zorundadır. Aslında, pratik amaçlar için bu böyle
olmalıdır.
Makroiktisattaki son gelişmeleri, üç kategoriye ayırmama
müsaade edin. Karmaşık olayların çoğunun
sınıflandırılmalarında olduğu gibi, benim önerim de
birçok yönden eksiktir. Bazı gelişmeler üç kategorinin
birden fazlasına girerlerken, diğerleri doğal olarak hiçbir
kategoriye girmemektedir. Fakat sınıflandırma, son yıllarda
birçok akademik makroiktisatçının yürüttüğü araştırma
programlarının hedeflerinin ve motivasyonlarının
anlaşılmasına yardımcı olduğu için kullanışlıdır.
Geniş bir araştırma kategorisi, on veya onbeş yıl öncesinde
alışılmış olandan daha tatmin edici bir şekilde beklentileri
modellemeye çalışmaktadır. Beklentilerin ele alınmasında
daha dikkatli olunması, genellikle birçok standart modelden
yeni ve sürpriz çıkarımlar ortaya koyabilmektedir. Rasyonel
beklentiler aksiyomunun geniş kabul görmesi, belki de
makroiktisatta son yirmi yılın en büyük tek
değişikliğidir.
İkinci bir araştırma kategorisi, makroekonomik olayları denge
modelleri çerçevesinde açıklamaya çalışmaktadır. “Denge”
ifadesi ile, ücretlerin ve fiyatların arz ve talebi eşitlemek
üzere anında ayarlandığı modelleri ima etmekteyim. Evvelce
birçok makroiktisatçı, piyasayı temizlemeyen bir teorinin
iktisadi dalgalanmaları açıklamak için gerekli olduğunu
varsaydı; aslında böyle bir varsayım, 1960’larda
geçerliliğini koruyan hâkim görüşe eşlik etti. Buna
karşılık, son araştırmalar zamanlararası denge modellerinin
daha zengin çıkarımlara sahip olduklarını ve o kadar kolay
göz ardı edilemediklerini gösterdi.
Üçüncü bir araştırma kategorisi, makroiktisatı dengesizlik
modelleri çerçevesinde yeniden kurmaya çalışmaktadır. En
çok Keynesgil olanı ve ders kitabı IS-LM modeli ile en çok
uyum içinde olanı, bu son araştırma kategorisidir. Bu
araştırma programı, ders kitabı Keynesgil analizin daha firma
bazlı mikroekonomik temellere oturtulma çabası olarak
görülebilir.
Rasyonel beklentiler kavramının kökeni, John Muth’un (1961)
parlak fakat uzun zaman ihmal edilmiş makalesindedir. İktisatçılar,
alışılageldiği üzere, firmaların rasyonel olarak
kârlarını en çokladıklarını ve tüketicilerin rasyonel
olarak faydalarını en çokladıklarını varsaymaktadır. Buna
göre iktisadi ajanların gelecekle ilgili beklentilerini
oluşturdukları zaman rasyonel olarak davrandıklarını
varsaymamak, şizofrenik bir hareket olacaktır.
Hâkim görüşün yıkılmasından beri makroiktisattaki
çalışmaların çoğu, rasyonel beklentiler varsayımının
araştırılmasını amaçlamaktadır. Fayda en çoklaması
varsayımı nasıl doğrudan ampirik bir çıkarıma sahip değil
ise, rasyonel beklentiler varsayımı da tek başına ampirik bir
çıkarıma sahip değildir. Fakat, çoğu rasyonel
beklentilerin tanıtımından önce ortaya çıkan ve o zaman
kendilerine itiraz edilmemiş görülen diğer yardımcı
hipotezlerle birlikte, rasyonel beklentiler varsayımı pek derin
ve hayret verici çıkarımlara sahip olabilmektedir.
Thomas Sargent ve Neil Wallace’ın (1975) sistematik para
politikasının, üretimin ve istihdamın yolu ile ilgisinin
bulunmadığı yönündeki sonuçları, rasyonel beklentilerin en
erken ve en tartışmalı uygulamalarından birisidir. Sargent
ve Wallace, rasyonel beklentileri sadece Friedman ve Phelps’in
Phillips eğrisinin doğal oranına uyguladılar. Bu Phillips
eğrisi, beklenen enflasyonun işsizliği etkilemediğini fakat
beklenmeyen enflasyonun işsizliği geçici olarak doğal oranın
altına indirdiğini göstermektedir. Rasyonel beklentiler,
sürprizle karşılaşan insanları sistematik olarak bertaraf
ettiği için, Sargent ve Wallace, sistematik para
politikasının sadece beklenen enflasyonu etkileyebildiği;
beklenmeyen enflasyon ve işsizliği etkileyemediği sonucuna
vardılar. Eğer meselenin izahı olarak doğru ise bu sonuç,
“ekonomi bir resesyona giriyor gözüktüğünde parasal
büyümeyi artırın” gibi etkin olmayan bir politika
önerisini tasfiye edecektir.
Sargent-Wallace sonucunun anlamı üzerinde evvelce çok
tartışmalar cereyan etti. Politika ilgisizliği bazen tek
başına rasyonel beklentilerin çıkarımı olarak kabul edildi.
Bugün rasyonel beklentilerin tek sorun olmadığını
bilmekteyiz. Stanley Fischer’in (1977) gösterdiği gibi,
sistematik para politikasının ekonomiyi istikrara
kavuşturabildiği, rasyonel beklentileri de içine alan
modelleri kurmak tamamen mümkündür. Yapışkan ücretlerin
hayati bir rol oynadığı Fischer’in modeli, rasyonel
beklentilerin varlığına rağmen Keynesgil politika reçeteleri
üretmektedir.
Sargent ve Wallace’ın makaleleri, esasen sadece politika
ilgisizliğine dair önemli sonucu nedeniyle değil; fakat
makroiktisatçıların rasyonel beklentilerin kullanımıyla
tanışmalarına yardım ettiği için önemli idi. Makale,
modellerin beklentiler için keyfi vekillerin yardımına gerek
kalmadan çözülebildiğini ve rasyonel beklentiler ile yapılan
çözümün, rasyonel beklentiler olmaksızın yapılan
çözümden çok farklı görülebildiğini gösterdi. Sargent
ve Wallace’ın makaleleri, rasyonel beklentilerin makroekonomik
teoriye uygulandığı ilk çalışmalardan birisi olmuş ve o
uygulamanın potansiyel önemini gerçek misallerle
anlatmıştır.
Makroiktisatçıların dikkati bir kez beklentilerin merkezi
rolüne çevrildikten sonra, pek çok mesele yeni bir görünüm
aldı. Makroekonomik teorinin, iktisadi çevreleri
verildiğinde, beklentilerini düzgün bir biçimde oluşturan
özel karar alıcıları hesaba katacak şekilde uyarlanması,
akademik makroiktisatçılar için belli başlı bir görev oldu.
Beklentiler konusundaki çalışmalar, doktora tezleri için
birincil bir konu kaynağı olarak, büyük ölçekli
makroekonometrik modeller üzerine yapılan çalışmalarla yer
değiştirdi.
Yeniden araştırılmak durumunda olan pek çok sorundan belki de
en önemlisi, para politikasının kurala göre mi yoksa ihtiyari
olarak mı yürütülmesi gerektiğidir. En dikkat çekenleri,
Finn Kydland ve Edward Prescott (1977) olmak üzere bazı
yazarlar, para politikası yürütülürken ihtiyari
davranılması hususunu sorgulayan yeni ve ikna edici bir sebep
buldular. Şöyle ki, para politikasının yürütülmesinde
ihtiyari davranan bir para otoritesi, muhtemelen çok yüksek bir
enflasyon oranını seçmek durumundadır.
Friedman ve Phelps’in beklentiler eklentili Phillips eğrisinin
geçerli olduğunu varsayalım. Özellikle Y üretim düzeyini,
Y* doğal oranı, ? enflasyon oranını ve E? beklenen
enflasyon oranını göstersin, üretim
Y = Y* + ? (? – E?)
(1)
ile belirlenmektedir. Enflasyon,
beklenen enflasyonu aştığı zaman üretim yüksektir ve
enflasyon, beklenen enflasyonun altında kaldığı zaman üretim
düşüktür.
Basitlik amacıyla para otoritesinin enflasyon oranını
seçtiğini de varsayalım. Daha gerçekçi olunduğunda, para
otoritesi elbette parasal enstrümanlarını kullanmak yolu ile
enflasyonu ancak eksik bir şekilde kontrol edecektir. Fakat
gösterim amaçları için, para otoritesinin enflasyonu
mükemmel bir şekilde kontrol edebildiğini varsaymak yararlı
olacaktır.
Para otoritesi, üretimin yüksek, enflasyonun düşük
olmasını istemektedir. Otoritenin tercihlerinin,
U = Y – ß?2
(2)
ile temsil
edildiğini varsayalım: Burada ß parametresi, para otoritesinin
enflasyonu ne kadar sevmediğini göstermektedir.
Şimdi sabit bir kurala göre oluşturulan para politikası ile
ihtiyari para politikasını karşılaştıralım.
Önce sabit kural altındaki politikayı ele alalım. Kural,
parasal otoriteyi belli bir enflasyon seviyesine bağlamaktadır.
Özel ajanlar, para otoritesinin bu kural ile
kısıtlandığını anladıkça, beklenen enflasyon seviyesi,
para otoritesinin yaratmakla yükümlü olduğu seviye
olacaktır. Beklenen enflasyon gerçekleşen enflasyona eşit
olduğu (E? = ?) için, üretim doğal oranında olacaktır (Y
= Y*).
Optimal kural nedir? Kuralca hükme bağlanan enflasyon düzeyi
ne olursa olsun, üretim doğal oranında bulunduğu için,
herhangi bir enflasyona sahip olmanın artık hiçbir faydası
yoktur. Optimal sabit kural, para otoritesinin sıfır
enflasyon yaratmasını gerektirmektedir.
Şimdi ihtiyari para politikasını ele alalım. İhtiyari
politikada ekonomi aşağıdaki gibi çalışmaktadır:
(a)
özel ajanlar enflasyon beklentilerini E? oluştururlar;
(b)
otorite gerçekleşen enflasyon seviyesini ? seçer;
(c)
beklenen ve gerçekleşen enflasyon oranına dayalı olarak, bir
üretim seviyesi belirlenir.
Bu kurguda para
otoritesi, denklem (2) ile verilen amaç fonksiyonunu, denklem
(1)’deki Phillips eğrisi ile karşılaştığı kısıta tâbi
olarak en çoklamaktadır. Para otoritesi, enflasyon oranı ile
ilgili kararını verirken, beklenen enflasyonu hâlihazırda
belirlenmiş olarak kabul etmektedir.
İhtiyari politika durumunda bekleyeceğimiz netice nedir? Parasal
otorite, artan üretimin marjinal faydasını, artan enflasyonun
marjinal maliyetine eşitleyen enflasyon seviyesini seçmektedir.
Beklenen enflasyon seviyesi ne olursa olsun, marjinal fayda ?
iken, marjinal maliyet 2ß? ’ dır. Para otoritesinin
belirlediği “optimal” enflasyon düzeyi, dolayısıyla ? =
? / (2ß) ’dır. Rasyonel özel ajanlar, elbette para
otoritesinin amacını ve kısıtını anlamaktadırlar. Dolayısıyla,
para otoritesinin bu enflasyon seviyesini seçeceğini
beklemektedirler. Beklenen enflasyon gerçekleşen enflasyona
(E? = ?) ve üretim doğal oranına (Y = Y*) eşittir. Bu
çok basitleştirilmiş modelde, üretim seviyesi aynı
kalırken, optimal ihtiyari politika optimal sabit kuraldan daha
fazla enflasyon üretmektedir. Otorite, amaç fonksiyonunu (2)
en çoklamaya çalışıyor olmasına rağmen, optimal ihtiyari
politika sabit kuraldan daha kötüdür.
İlk bakışta, para otoritesinin sabit bir kurala bağlı
kalması halinde daha iyi bir sonuca ulaşabilmesi acayip
görünmektedir. İhtiyari bir politika izleyen para otoritesi,
neden sıfır enflasyon kuralı ile kısıtlı olan bir para
otoritesini taklit edememektedir? Cevap, otoritenin rasyonel
beklentilere sahip olan özel karar alıcılara karşı bir oyun
oynuyor olmasıdır. Sabit bir sıfır enflasyon kuralı ile
kısıtlanmaksızın, parasal otorite özel ajanların sıfır
enflasyon beklemelerini sağlayamamaktadır.
Örneğin, basit olarak para otoritesinin bir sıfır enflasyon
politikası izleyeceğini duyurduğunu varsayalım. Böyle bir
duyuru kendi başına inandırıcı olamaz. Bir kez enflasyon
beklentileri oluşturulduğunda, otorite üretimi artırmak için
duyurusundan vazgeçmek teşviğine sahiptir. Özel ajanlar
duyurudan vazgeçme teşviğini anlarlar ve dolayısıyla daha
ilk aşamada duyuruya inanmazlar.
Bu basit para politikası modeli, önemli bir yan teoreme
sahiptir. Tartıştığım gibi, optimal sabit kural sıfır
enflasyona ulaşmaktadır. Ancak, para otoritesinin ihtiyari
davranmak suretiyle de bu neticeye ulaşabildiğini gösteren bir
durum vardır. Eğer otorite enflasyondan, üretimi
sevdiğinden çok daha fazla nefret ediyorsa (yani, ß
parametresi çok geniş ise), ihtiyari politika halinde enflasyon
sıfıra yakındır. Bu bulgu, merkez bankası başkanlarını
atama konumunda olan kişiler için bir rehber olabilir. Sabit
kuralı zorlamanın bir alternatifi, enflasyondan aşırı
derecede rahatsızlık duyan bir kişiyi bu göreve atamaktır.
Son olarak, para politikası bağlamında burada ileri sürülen,
genellikle optimal politikanın zaman tutarsızlığı olarak
adlandırılan meselenin, başka birçok bağlamda ortaya
çıkması dikkat çekmektedir. Örneğin, bir hükümet için
birikimi teşvik etmek üzere sermayeyi vergilendirmeyeceğini
duyurması optimal olabilir; fakat sermaye yatırımları bir
defa tamamlanmış ise hükümet bu vadinden vazgeçmek
isteyebilir. Diğer bir örnek hükümetin, bütün vergi
kaçakçılarını sıkı bir takibe alacağını
duyurabilmesidir; fakat vergiler kaçırıldıktan sonra
hükümet ekstra gelir toplamak için bir “vergi affı”
çıkarma duyurusu yapabilir. Her durumda rasyonel ajanlar
hükümet açısından vazgeçme teşviğini anlamakta ve bu
beklenti onların davranışını etkilemektedir. Ve her
durumda çözüm, hükümetin ihtiyari gücünü sabit bir
politika kuralına bağlayarak ortadan kaldırmaktır.
Lucas’ın standart makroekonomik uygulama üzerine
başlangıçtaki atağı, beklentilerin ele alınma yolunun
yetersizliğini vurguladığı için, makroiktisatı yeniden
kurmayı amaçlayan gayretlerin çoğu, özel iktisadi ajanların
sezgileri ile nasıl ilgilenilmesinin öğrenilmesine ayrıldı.
1970’ler süresince, ilk aşamalarda makroekonometrik
modellerin nispeten kolaylıkla sabitlenebileceğine
inanılıyordu. Beklentiler için mükemmel olmayan vekillerin
sadece rasyonel beklentilerle yer değiştirmelerine ihtiyaç
duyulduğu yeterli görünmüştü. Ancak, netice itibariyle bu
görüş, fazla iyimserdi. Yapılması gereken daha çok iş
vardı.
Yeni klasik devrimin amacı, bireylerin daima optimum
davrandıkları ve daha tartışmalı olarak piyasaların daima
dengede kaldıkları yönündeki aksiyomları koruyarak,
makroiktisatı yeniden inşa etmektir. Bu araştırma
programının belli başlı iki kolu vardır.
Bu alandaki erken çalışmalar, fiyatlarla ilgili olarak eksik
enformasyonun rolü üzerinde durdu (Lucas 1972, 1973). Bireylerin,
ürettikleri malların fiyatlarını gözlemledikleri fakat
satın aldıkları malların fiyatlarını gözlemlemedikleri
varsayılıyordu. Bu nedenle bireylerin, fiyatlar genel
seviyesindeki hareketler ile nispi fiyatlardaki hareketleri
birbirlerine karıştırmaları söz konusu idi. Sezinlenmeyen
bir enflasyon, arz ettikleri miktarı artırmaya teşvik edecek
şekilde, bireylerin ürettikleri malların nispi fiyatlarının
zımnen geçici bir süre yüksek olduğunu düşünmelerine
yol açmaktaydı. Bu da; üretimin, enflasyonun beklenen
enflasyondan sapmasına bağlı olduğu, Friedman ve Phelps’in
doğal oran Phillips eğrisinden başka bir şey değildi.
Denge geleneğinde daha yakın zamanda yapılan çalışmalar;
dışsal teknolojik şokların neden olduğu tüketimin ve
dinlenmenin zamanlararası ikamesinin önemini vurgulamaktadır
(Barro ve King 1984; Long ve Plosser 1983; Prescott 1986). Bu
“reel konjonktür modelleri” katı bir şekilde mikroekonomik
prensipler üzerine kurulu olma özelliğine sahiptirler: Onlar,
gerçekten basitleştirilmiş zamanlararası Walrasgil
modellerdir. İktisadi zaman serilerinin pek çok özelliği,
bu türden modeller ile sürpriz bir biçimde çok iyi taklit
edilebilmektedir.
Reel konjonktür teorisi, 1960’ların hâkim görüşü ile en
ciddi bir tezat içindedir. Bu teoriye aşağıdaki dört
öneri eşlik etmektedir:
(1)
Ekonomi, mevcut üretim teknolojisinde, ani ve büyük
değişiklikler tecrübe etmektedir.
(2)
Dinleme, zaman boyunca çok iyi ikame edilebilirdir.
(3)
İstihdamdaki dalgalanmalar tamamen iradidir ve sosyal bakımdan
optimaldir.
(4)
Para politikası, üretim ve istihdam gibi reel değişkenleri
etkileme gücüne sahip değildir.
Yirmi yıl önce
bu iddiaların hepsi gülünç kabul ediliyordu. Bugün
makroiktisatçılar, ciddi bir şekilde, bu özelliklere sahip
bir teorinin çalışma alanlarını nasıl radikal olarak
değiştirdiğini göstermekle uğraşıyorlar.2
Birçok makroiktisatçı iktisadi dalgalanmaları Walrasgil
paradigma çerçevesinde açıklamaya çalışıyorken; aynı
anda diğer birçok makroiktisatçı da Keynesgil ders kitabı
iktisadının Walrasgil olmayan varsayımlarının doğruluğunu
göstermeye çalışıyordu. Ücretlerin ve fiyatların, tüm
piyasalardaki arz ve talebi eşitleyecek şekilde anında
ayarlanmada başarısız olmaları, 1960’lardaki hâkim
görüşün anahtar varsayımıydı. Eğer bu varsayım sağlam
bir mikroekonomik mantıkla desteklenebilirse, hâkim görüş
belki ufak tefek düzeltmelerle yeniden canlandırılabilirdi.
Dengesizliği açıklamaya çalışan çabaların çoğunun
merkezi emek piyasası oldu. Örneğin, Fischer (1977) ve
Taylor’un (1980) modelleri, firmaların emek satın
alabilecekleri nominal ücreti önceden belirleyen emek
sözleşmelerinin varlığına dayanmaktadır. Bu modellerin
birincil cazibeleri, gözlemlenen kurumları yansıtıyor
olmalarıdır. Birçok işçi, nominal ücretin önceden
belirlendiği sözleşmelere tâbi gözükmektedir. Makroekonomik
bir modele dahil edildiğinde bu gözlem, para politikasının
yürütülmesinde önemli çıkarımlara sahiptir. Şöyle ki,
para politikası, rasyonel beklentiler varsayımına rağmen
istikrar politikası için potansiyel bir araç haline
gelmektedir.
Nominal ücret yapışkanlığının bu modelleri üç açıdan
eleştirilmektedir. Birincisi, bu türden nominal ücret
sözleşmelerinin ortaya çıkışının asla mikroekonomik
prensiplerle açıklanmamasıdır. Eğer bu nominal ücret
sözleşmeleri üretimdeki ve istihdamdaki büyük ve etkin
olmayan dalgalanmalardan sorumluysalar, neden işçiler ve
firmalar tarafından bu sözleşmeler yapılmaktadır? Firmalar
ve işçiler arasındaki optimal risk paylaşımı
ayarlanmalarını ele alan çok sayıda teorik çalışma
vardır. Açıktır ki, optimal sözleşme yapılması, Fischer
ve Taylor modelleri kadar ders kitabı Keynesgil modellerin de
üzerinde durduğu nominal ücret yapışkanlığını
sağlayamamaktadır.
İkincisi, nominal ücretleri önceden tespit eden emek
sözleşmelerinin varlığı ortada iken, bu ücretlerin
istihdamın belirlenmesinde önemli bir rol oynamaları hususunun
belirgin olmamasıdır. Birçok işçi yaşam boyu mesleklere
sahip olmaktadır. Uzun vadeli bir ilişki çerçevesinde spot
bir piyasada da doğru olacağı gibi, veri bir dönemde ödenen
ücretin, neden emeğin marjinal ürününe eşit olması
gerektiğini gösteren bir sebep yoktur. Bunun yerine, ücret
bir taksit ödemesine benzeyebilir. Örneğin, bazı
üniversiteler profesörlerine ayırım yapmaksızın dokuz ay
üzerinden yıllık maaş öderlerken; diğerleri oniki ay
üzerinden ödeme yapmaktadır; fakat bu fark kesinlikle yıl
boyunca profesörlerin marjinal ürünleri veya çalışma
çabaları ile herhangi bir bağlantıya sahip değildir. Benzer
şekilde, veri bir işçiye ödenen ücretin yapışkanlığı
olgusunun, emek tahsisinin etkin olmadan belirlendiğini ima
etmesi gerekmemektedir.
Üçüncüsü, reel ücretin konjonktürel davranışının,
önceden belirlenen nominal ücretin dahil edildiği modelle ve
standart aşağıya doğru-eğimli emek talebi eğrisi
üzerindeki hareketlerle tutarlı görünmemesidir. Ders
kitabı anlatımına göre derneşik talebe negatif bir şok,
fiyat seviyesini düşürmekte, nominal ücret sabit olduğu
için reel ücreti artırmakta ve dolayısıyla talep edilen emek
miktarını azaltmaktadır. İktisadi dalgalanmalar derneşik
talep kaynaklı oldukları sürece, reel ücretler konjonktürün
karşısında olmalıdır. Fakat verilerde reel ücretler
konjonktürel değil veya konjonktürün biraz önünde
görünmektedir. Örneğin, daraltıcı bir para politikasına
bağlı olarak ortaya çıktığı iddia edilen 1982’deki
şiddetli resesyonda, reel ücretler birkaç yıl öncesinde
olduklarından veya birkaç yıl sonrasında olduklarından çok
farklı değillerdi. Konjonktürün karşısında reel
ücretler tahmini, gözlemler ile kolayca uzlaşamamaktadır.
Nominal ücretlerin yapışkanlığını vurgulayan görüş ile
ilgili bu üç problem, 1980’lerde Keynesgil
makroiktisatçıların dikkatini, emek piyasasından öteye, mal
piyasasına doğru çevirdi. “Yeni Keynesgil” bir görüş
ortaya çıkmaktadır (bir inceleme için bkz. Rotemberg 1987).
Bu görüşe göre, resesyondaki sorun, emek maliyetlerinin çok
yüksek olması değil; fakat satışların çok düşük
olmasıdır. Mal piyasasına verilen bu önem, ders kitabı
anlatımına musallat olan üç problemden kurtulabilmemizi
sağlamaktadır.
İlki, bir resesyondaki sorunun düşük satışlar olmasına
rağmen, tekelci rekabet halindeki firmaların dengeyi yeniden
kurmak için fiyatlarını düşürmek yönünde fazla bir
teşviğe sahip olmamalarıdır. Şöyle ki, fiyat
düşürmenin firmaya yararı az (ikinci-derecede) olabilirken,
topluma yararı çok (birinci-derecede) olabilmektedir. Eğer
firmalar değişen fiyatlar karşısında bir “liste
maliyeti” ile karşılaşıyorlarsa veya eğer sadece “yakın
rasyonel” iseler, bu fiyat yapışkanlığından kaynaklanan
önemli boyuttaki sosyal kayba rağmen eski fiyatlarını
koruyabilirler (bkz. Mankiw 1985; Akerlof ve Yellen 1985;
Blanchard ve Kiyotaki 1987). Eski Keynesgil görüşün nominal
ücret katılığının aksine, yeni Keynesgil görüşün fiyat
katılığı, rasyonellikten görünen önemli bir uzaklaşma
gerektirmemektedir.
İkincisi, nominal ücretlerin aksine, gözlemlenen fiyat
katılıklarının, açıkça önemli bir tahsis fonksiyonuna
hizmet etmeleridir. Örneğin, gazete bayilerindeki dergilerin
fiyatları genelde yıllarca değişmeden kalmaktadır (Cecchetti
1986). Bu fiyatların uzun dönemli bir ilişki çerçevesinde
sadece taksit ödemesi oldukları iddia edilemez.
Üçüncüsü, yeni Keynesgil görüşün konjoktürün
karşısında bir nominal ücreti ima etmemesidir. Fiyat
katılığı, bir kez ekonominin derneşik talepdeki
değişmelere tepkisini açıklamada önemli bir unsur olarak
tanıtıldığında, reel ücretler konjoktürel olmayabilirler
veya konjoktürün önünde olabilirler. Dahası, eğer fiyat
katılığı gözlemlenen ücretlerin sadece taksit ödemeleri
olduğu görüşü ile birleştirilirse, ücretlerin tamamen
belirsiz ve tamamen ilgisiz olduğu yolu terk edilerek de
Keynesgil sonuçlara ulaşılabilir.
Bu nedenlerden ötürü, nominal katılıkların
araştırılması, emek piyasasından mal piyasasına
kaymıştır. Fakat yeni Keynesgil görüşün dengede bir emek
piyasasını kucakladığını düşünmek yanlış olacaktır.
Yeni Keynesgil görüş, bundan ziyade işsizliği çeşitli
türlerde reel katılıklarla açıklamakta; sadece nominal
katılıkların ve paranın yansız olmadığının
açıklanmasında dikkati emek piyasasına çevirmektedir.3
Emek
piyasasında dikkat çeken reel katılık türlerinin birçoğu
arasında en popüler olanı muhtemelen “etkin ücret
modelleri”dir (incelemeler için bkz. Yellen 1984; Stiglitz
1986; ve Katz 1986). Bu sınıftaki modellerin ortak
özelliği, firmaların sürekli işsizlik problemi karşısında
ücretleri düşürmemeleridir; çünkü böyle yapmak aynı
zamanda verimliliği azaltacaktır. Verimlilikteki azalmanın
nedeni, belki düşük ücret alan işçilerin daha az çaba sarf
etmeleridir; ücretlerin düşürülmesi, işçilerin ortalama
kalitesini azaltmaktadır; çünkü bu veya bazı başka
faktörlerin etkisiyle sadece en iyi işçiler işi terk
etmektedir. Bu anlatımların tümünde, emek piyasasını arz
ve talep dengesine götüren güçler mevcut değildir.
Makroiktisattaki son gelişmeleri anlatmaya, bu gelişmelerin,
ilk önceleri çok fazla bir pratik değeri olmayan fakat nihai
olarak daha iyi anlaşılma yolunu işaret eden, Kopernik
devrimine benzediklerini ileri sürerek başladım. Kıyaslamak,
belki aşırı iyimserlik olacaktır. Kopernik sadece hüküm
süren paradigmada neyin yanlış olduğuna dair bir görüşe
değil; fakat aynı zamanda yeni bir paradigmanın neye
benzeyebileceği ile ilgili bir görüşe de sahipti. Geçen on
yılda makroiktisatçılar, böylesine geniş bir ufkun sadece
birinci kısmını gördüler; ikinci kısım üzerinde
anlaşamadıkları pek çok nokta kaldı. Sanatın durumunu
eleştirmek, şüphesiz onu ileri götürmekten daha kolaydır.
Geçen yirmi yılın bazı gelişmeleri, bugün geniş kabul
görmektedir. Rasyonel beklentiler kavramı, artık
makroiktisatçılar arasında tartışmalı bir konu değildir.
Kurallar karşısında takdir meselesi üzerindeki tartışmalar
devam etmesine rağmen, zaman tutarsızlığı genellikle
ihtiyari politika kullanımı ile ilgili ciddi bir problem olarak
kabul edilmektedir. En temel olarak, hemen bütün
makroiktisatçıların üzerinde anlaştıkları husus,
makroiktisatı firma bazlı mikroekonomik prensiplere oturtma
çabalarının, araştırma gündeminde geçmişte olduğundan
daha fazla yer alması gerektiğidir.
Fakat hayati konjonktür teorisi meselesi üzerinde, yeni bir
görüş birliğine doğru çok az hareket görünmektedir. “Yeni
klasikler”in ve “yeni Keynesgiller”in her biri, kendi
paradigmaları çerçevesinde önemli ilerlemeler yaptılar. İktisadi
dalgalanmaları açıklamak için yeni klasik teorisyenler şimdi
teknoloji şoklarının, zamanlararası ikamenin ve reel
konjonktürün rollerini vurgulamaktalar. Yeni Keynesgil
teorisyenler, şu anda tekelci rekabetten , liste maliyetlerinden
ve etkin ücretlerden söz ediyorlar. Daha genel olarak,
klasikler konjonktürün dışsal müdahalelerin olmadığı bir
piyasa modeli çerçevesinde anlaşılabileceğine inanmaya devam
ederlerken; Keynesgiller çeşitli türlerdeki piyasa
başarısızlıklarının makroekonomideki dalgalanmaları
açıklamada esas olduklarına inanmaktadırlar.
Makroiktisat teorisindeki yenilikler, nihai olarak uygulamalı
makroiktisatçılar için faydalı oldukları kanıtlandığı
zaman değerlendirileceklerdir. Zamanın akışı etkin
ücretleri, reel konjonktür teorisini ve geçen on yılın
diğer “çıkışlarını” daha az ilginç hale getirecektir.
Akademik araştırmacıların dikkati mutlaka başka konulara
çevrilecektir. Fakat bu son gelişmelerden bazıları,
akademik ve uygulamacı her tür iktisatçının, iktisadi
davranışı ve iktisat politikasını tartışma ve bunlarla
ilgili olarak düşünme yollarını kalıcı bir şekilde
değiştirecektir. Bugünden on yıl sonra, bu gelişmelerden
hangilerinin, geçmişin başlangıçtaki tartışmalarını
sürdürme ve iktisatçıların dünyanın nasıl
çalıştığına dair düşüncelerini etkileme gücüne sahip
olduklarını göreceğiz.
Akerlof,
George ve Janet Yellen. “Fiyat ve Ücret Ataleti ile Bir
Yakın Rasyonel Konjonktür Modeli.” Quarterly Journal of
Economics 100 (Ek 1985), 823-38.
Ball,
Laurence ve David Romer. “Reel Katılıklar ve Paranın
Yanlılığı.”Yayımlanmamış, 1987.
Barro,
Robert ve Robert King. “Konjonktürün Zaman Ayrışabilir
Tercihler ve Zamanlararası İkame Modelleri.” Quarterly
Journal of Economics 99 (Kasım 1984), 817-39.
Blanchard,
Olivier J. ve Nobuhiro Kiyotaki. “Tekelci Rekabet ve
Derneşik Talep Etkileri.” American Economic Review 77
(Eylül 1987), 647-66.
Fischer,
Stanley. “Uzun-dönemli Sözleşmeler, Rasyonel Beklentiler
ve Optimal Para Arzı Kuralı.” Journal of Political
Economy 85 (Şubat 1977)191-205.
Friedman,
Milton. “Para Politikasının Rolü.” American
Economic Review 58 (Mart 1968), 1-17.
Hicks,
John. “Bay Keynes ve Klasikler: Bir Yorum Önerisi.” Econometrica
5 (Nisan 1937), 147-59.
Katz,
Lawrence. “Etkin Ücret Teorileri: Kısmi Bir
Değerlendirme.” NBER Macroeconomics Annual 1 (1986),
235-76.
Keynes,
John Maynard. Para, Faiz ve İstihdamın Genel Teorisi.
Londra: Macmillan, 1936.
Long,
John B. , Jr. ve Charles I. Plosser. “Reel
Konjonktürler.” Jounal of Political Economy 91
(Şubat 1983), 39-69.
Lucas,
Robert E. , Jr. “Beklentiler ve Paranın Yansızlığı.”
Journal of Economic Theory 4 (1972), 103-24.
_____.
“Üretim-Enflasyon Değiş tokuşu Üzerine Bazı Uluslararası
Kanıtlar.” American Economic Review 63 (1973),
326-34.
_____.
“Ekonometrik Politika Değerlendirmesi: Bir Eleştiri.” Carnegie-Rochester
Conference on Public Policy 1 (1976), 19-46.
Mankiw,
N. Gregory. “Küçük Liste Maliyetler ve Geniş
Konjonktürler: Bir Makroekonomik Tekel Modeli.” Quarterly
Journal of Economics 100 (Mayıs 1985), 529-37.
______.
“Reel Konjonktür: Neo-Keynesgil Bir Perspektif.” Journal
of Economic Perspectives 1988, baskıda.
Muth,
John F. “Rasyonel Beklentiler ve Fiyat Hareketleri
Teorisi.” Econometrica 29 (Temmuz 1961), 315-35.
Phelps,
Edmund S. “Parasal Ücret Dinamiği ve Emek Piyasası
Dengesi.” Journal of Political Economy 76 (Ağustos
1968), 678-711.
Prescott,
Edward. “Konjonktür Ölçümünün İlerisindeki Teori.”
Carnegie-Rochester Conference on Public Policy 25
(Sonbahar 1986), 11-44.
Rotemberg,
Julio J. “Yeni Keynesgil Mikro Temeller.” NBER
Macroeconomics Annual 2 (1987), 69-104.
Stiglitz,
Joseph. “Ücret Katılığı Teorileri.” İç. Keynes’in
İktisata Mirası: Çağdaş İktisadi Teoriler, (der.) J.
L. Butkiewicz, K. J. Koford ve J. B. Miller, New York:
Praeger Yayıncılık.
Taylor,
John. “Derneşik Dinamik ve Münavebeli Sözleşmeler.” Journal
of Political Economy 88 (Şubat 1980), 1-23.
Yellen,
Janet. “İşsizliğin Etkin Ücret Modelleri.” American
Economic Review 74 (Mayıs 1984), 200-205.
* N.Gregory MANKIW,
“Recent Developments in Macroeconomics: A Very Quick Refresher
Course,” Journal of Money, Credit, and Banking, Vol. 20,
No. 3 (August 1988, Part 2), 436-49’dan tercüme edilmiştir.
** İstanbul
Üniversitesi, İktisat Fakültesi, İngilizce İktisat
Bölümü.
1 Bir uyarı: Bilim tarihçisi olmadığımdan
hikâyenin ayrıntılarının doğruluğunu tasdik edemem. Fakat
tam anlamıyla doğru olsun olmasın, hikâye makroiktisat için
hoş bir kıssadan hisse olma hizmeti görmektedir.
* Jeomerkezci (ptolemaic)
sistem, dünyanın sabit olduğu ve bütün gök cisimlerinin
onun etrafında döndüğü düşüncesine dayanan sistem olarak
kabul edilmektedir. (Çev. notu)
** Yazar burada
“proselytize” kelimesini kullanmaktadır. Bu kelimenin
Türkçedeki karşılığı “dinime çevirmek”tir. (Çev.
)
* IS-LM modelini esas alan
ve metinde “consensus view” olarak geçen bu görüşü,
1970’lerin başlarına kadar teorik ve uygulamalı
makroiktisattaki ağırlığını koruduğu için ‘görüş
birliği’ yerine ‘hâkim görüş’ olarak nitelendirmek
daha doğrudur. (Çev. )
2 Reel konjonktür analizi
ile ilgili görüşlerimi Mankiw’de (1988) tartıştım.
3 Nominal ve reel
katılıklar arasındaki etkileşimin derinlemesine incelenmesi
yeni araştırılmaya başlanan bir konudur. Örneğin, bkz. Ball
ve Romer (1987).