BİLİM VE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI, REKABET GÜCÜ VE KOBİ’LER: DOĞU AKDENİZ BÖLGESİNDE FAALİYET GÖSTEREN KOBİ’LER KAPSAMINDA BİR ARAŞTIRMA

 

Yrd. Doç. Dr. Harun BAL

Araş. Gör. Mustafa ILDIRAR

Araş. Gör. Mehmet ÖZMEN

Çukurova Üniversitesi

İ.İ.B.F.

 

Genel olarak bakıldığında insanlık tarihinin bilim ve teknolojik değişmeler tarihi ile yakın bir gelişme içerisinde bulunduğu söylenebilir. İnsanlık tarihindeki önemli dönüm noktaları ile bilim ve teknolojideki önemli değişmelerin birbirleriyle olan kesişmeleri bu açıdan dikkate değerdir. Uzun dönemler boyunca tarım toplumları olarak organize olan ülkeler endüstri devrimi ile birlikte sanayi toplumları haline dönüşürken, bir süreden bu yana yeni bir değişim süreci kendisini hissettirmektedir. Bu değişim, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel ve teknolojik gelişmelere her zamankinden daha fazla önem atfeden ve ekonomik gelişmeyi bu konuda atılan ve atılacak her adımla doğrudan ilişkili gören yeni değişim süreci, ülkelerin genel üretim yapısının ve ihracat sektörlerinin uluslararası rekabet gücünün bilimsel ve teknolojik gelişmelere verilen önem çerçevesinde şekilleneceğine işaret etmektedir.

Çalışmamız bu gerçekten hareketle, bilimsel ve teknolojik gelişmelere çeşitli ülkeler çerçevesinde verilen önem ve bunun sözkonusu ülkelerdeki genel üretim yapısı ile ihracat sektörlerine (uluslararası rekabet gücü bağlamında) etkilerini değerlendirmektedir. Benzeri bir analiz Türkiye ekonomisi bağlamında yapılırken, KOBİ’lerin mevcut yapıdaki durumları ayrıca ele alınmakta ve teknolojik değişim çabaları sorgulanmaktadır. Doğu Akdeniz Bölgesinde Dokuma ve Giyim Sanayinde Faaliyet Gösteren KOBİ’lerin bu bağlamdaki faaliyetleri bir anket çalışması çerçevesinde analiz edilerek Türkiye ekonomisi çerçevesinde yaptığımız genellemelerin bölgemiz KOBİ’lerinde geçerlilikleri tartışılmaktadır.

1.TEKNOLOJİ KAVRAMINA GENEL BAKIŞ

1.1.Teknoloji Üzerine Tanımlar ve Sınıflandırmalar

Yararlı ürünler üretmeye ve yeni ürünleri tasarlamaya yarayan bilgiler bütünü ya da girdileri çıktılara dönüştüren tüm fiziki süreçleri ve bu dönüşüme eşlik toplumsal düzenlemeleri ifade eden teknolojinin günümüzde çok farklı sınıflandırmalarının yapıldığı görülmektedir. Bu ayrım yapılırken, üretilen katma değerdeki teknolojinin payı, teknolojinin nihai ürün üzerindeki rolü ve etkilediği bireyler için optimal olup olmadığı gibi kriterler dikkate alınmaktadır. Bu kriterler çerçevesinde; teknolojinin, “yüksek-orta-düşük”, “uygun-uygun olmayan” ya da “içerilmiş-içerilmemiş” şeklinde sınıflandırıldığı görülmektedir.

Belirtilen şekilde tanımlanan ve sınıflandırılan teknolojinin, günümüzde uluslararası rekabet alanındaki rolü o derece belirleyici hale gelmiştir ki bugün, ekonomik gelişmişlik sınıflandırmaları giderek teknoloji üreten ve üretmeyen ülkeler şekline dönüşmektedir. Gerek ülkeler gerekse firmalar hızla değişen teknolojik, ekonomik ve siyasi şartlarda devam eden uluslararası rekabette güçlü olabilmek ve ekonomik krizlere karşı en uygun stratejiyi belirlemek ve uygulamak durumundadırlar.

Gelişmiş ülkelerin 1970’li yıllardaki kriz döneminde üretimi bütün bir dünya coğrafyasını özellikle ucuz emek merkezlerine yayarak krizi atlatma girişimlerin kalıcı sonuç vermediğinin anlaşılması üzerine, 1980’li yıllarda başlattıkları uygulamalar dikkat çekicidir. Bu uygulamalar ile; ekonomileri güçlendirebilme ve geliştirebilme açısından bilim ve teknolojiye olağanüstü bir rol atfedilmekte ve bu önemli faktörü salt piyasa dinamiklerine terk etmeyerek ulusal bir politika ve stratejinin konusu haline getirdikleri görülmektedir.

Günümüzde artan rekabetin getirdiği sorunlar gerek firma, gerekse ülke bazında teknolojik çabalar (yeni teknolojilerin ithali, adaptasyonu, üretimi ve geliştirilmesi ile bunların aynı zamanda ihraç edilmesine yönelik faaliyetler vb.) içerisine girmesine temel argüman olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çabaların firma ya da ülkelerin teknolojik kapasiteleri ile doğrudan ilişkili olduğu bilinmektedir. Nitekim teknolojik kapasiteleri yüksek ülkelerin performans ve ulaştıkları bilimsel ve teknolojik seviyede farklı olmak durumundadır.

Gelişmiş ülkelerin teknolojik kapasitesi ve bu doğrultuda gösterilen çabaların boyutu, bu ülkeleri, teknoloji ihracatçısı konumuna getirirken, teknolojik kapasiteleri düşük ve gösterilen çabaların yetersiz, az gelişmiş ülkelerin ise teknolojik bağımlılık içerisinde oldukları görülmektedir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkelerde, bilim ve teknoloji düzeyinin yükseltilerek yeni teknolojilere erişmek, transfer yoluyla edinmek, özümsemek, geliştirmek veya üretmek, ve teknoloji tabanını yeni teknolojilerle ikame etmek ihtiyacı devam etmektedir.

1.2.İktisat Kuramında Teknoloji Faktörüne İlişkin Yaklaşımlar

İktisat teorisinin tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, teknolojinin üretim sürecindeki rolü ve teknoloji faktörüne ilişkin çok farklı yaklaşımların bulunduğu görülmektedir. Yakın zamanlara kadar genellikle yeterince önem verilmeyen teknoloji faktörü, artık çeşitli iktisadi düşünce okulları tarafından özel bir önem çerçevesinde değerlendirilmeye başlanmıştır. Klasik iktisatçıların bilim ve teknolojiye büyük önem vermelerine karşın toplumlarda sermaye birikiminin bir sınırı olduğunu, azalan verimler kanunu, Malthus prensibi ve teknolojinin değişmezliği olmak üzere üç varsayıma dayandırdıkları görülmektedir. Bu varsayımlar Ricardo tipi ekonominin temellerini oluşturmuş, bu da J.S.Mill tarafından durgun hal kavramıyla geliştirilmiştir (Dura,1990,s.143).

Neoklasik iktisat ise teknoloji olgusunu “üretim fonksiyonu” çerçevesinde ele almaktadır. Buna göre, teknoloji, hem firma hem de ekonomi için “veri” olarak kabul edilmektedir. Firmaların bir dizi üretim tekniğinden istediğini serbestçe seçip alabileceği ve uygulayabileceği varsayılmaktadır. Bu teknikler dizisindeki her teknik aynı miktardaki ürünü üretebilecek, değişik miktardaki “farklılaşmış” emek ve sermaye girdilerinin belli bir bileşiminden meydana gelmektedir. Bu teknikler dizisine üretim fonksiyonu adı verilmektedir. Teknolojik değişim ise üretim fonksiyonunun ve bu bağlamda üretim imkanları eğrisinin dışa kayması olarak tanımlanmaktadır (Fisunoğlu, 1993, s.199). Teknoloji bir üretim faktörü olarak kabul edilmekle birlikte, Neoklasik iktisat açısından üretim fonksiyonun kısa dönemde sabit olduğu ve teknolojik değişimin ancak orta ve uzun vade de söz konusu olabileceği varsayılmaktadır. Ayrıca herhangi bir yeni üretim tekniği geliştirildiği zaman dileyen her firmanın bu yeni tekniği serbestçe ve sorunsuz olarak transfer edebileceği kabul edilmektedir.

Oysa, son dönemlerdeki kuramsal gelişmeler teknik bilgi paketi (teknoloji)’nin özelliklerini şu şekilde belirtmektedir: Teknik bilgi paketlerinin tüm özellikleri tamamen ifade edilemez, tümüyle anlaşılamaz ve kopya edilemez (Katz, 1987, s.15). Bu bulgu iktisat kuramında teknoloji faktörünün “dışsal” olduğuna ilişkin geleneksel görüşün terk edilmesine ve içselleştirilmesine yönelik çabaların artmasına neden olmuştur. İktisat kuramında teknolojik gelişmenin içselleştirilmesine yönelik çabaların çıkış noktası Schumpeter’in analizleri olmuştur. Schumpeter’e göre teknolojik değişim süreci piyasa ekonomilerinin en önemli itici gücüdür ve teknolojik değişim ekonomiye içsel olup firmaların yaşayabilmeleri ve büyüyebilmeleri kendi teknolojik çabalarına bağlıdır. Ancak bu teknolojik buluşlar Schumpeter’de büyük ve önemli buluşlar olarak tanımlanmakta ve teknolojik değişim kesikli bir süreç halini izlemektedir (Tekeoğlu, 1993, s.223). Schumpeter’den sonra yapılan çalışmaların sonuçları, Schumpeter’in teknolojik değişim olgusu yaklaşımına eleştiri niteliğindedir. Buna göre teknolojik değişim Schumpeter’in bulgularının aksine artımsal olup, ayrıca küçük buluşlarda gelişmekte olan bazı ülke örneklerinde görüldüğü üzere büyük verimlilik artışlarına neden olabilmektedir (Katz, 1987, s.26).

İktisat teorisinde son dönemlerde ortaya çıkan gelişmeler teknoloji faktörüne giderek daha çok önem atfetmekte ve teknolojinin dışsal bir faktör olarak görülmesinden giderek vazgeçilerek içsel bir faktör olarak üretim fonksiyonlarında kullanılmaya başlandığı görülmektedir. Böylece, teknolojinin zaman faydası yoluyla veri sermaye ve işgücü koşullarında maliyetleri düşürücü niteliği, üzerinde en fazla durulan konuların başında gelmektedir. Gerek Neoklasik iktisadın gerekse Schumpeter’in analizlerinin yetersizliklerinden yola çıkan, öncülüğünü F.E. Kydland ve E.C. Prescott’un yaptığı Reel Konjonktür teorisi ve yine öncülüğünü R.E. Lucas ve P.Romer’in yaptığı İçsel Büyüme teorileri bilimsel ve teknolojik gelişme faktörlerine hak ettiği yeri vererek iktisat teorisinin bu alandaki açmazlarını aşmasında büyük rol oynamışlardır (Parasız, 1996, s.468).

Özellikle içsel büyüme teorisi, yalnızca ekonomik büyümeye ve teknolojik ilerlemenin belirleyici niteliklerinde yeni bir ilgi oluşturmakla kalmamış, aynı zamanda özel Ar-Ge faaliyetlerindeki devletin optimum rolüne ilişkin tartışmaları yeniden canlandırmasıyla bu açıdan büyük bir öneme sahip hale gelmiştir (Weder, 1995, s.3). 26 Aralık 1994 tarihli Newsweek Dergisinin Romer’e atfen aktardığı şu cümle bu açıdan dikkate değerdir; “Yatırımlara karşı olmam düşünülemez. Ancak mevcut olana aynısından daha fazla katmanın bizi uzun zaman içinde daha fazla zenginleştiremeyeceğini düşünüyorum. Gerçek ekonomik büyüme ve kalkınmada servet ihdası, ister soya fasülyesi üzerindeki geliştirmeler gibi küçük, ister bilgisayar çipleri gibi büyük yeni icatlar olsun, yeniliklerden, teknik bilginin gelişmesinden gelmektedir. Dolayısıyla, hükümetlerin takip edebilecekleri en önemli politikalar vergi ve harcamalarla değil, yeniliklerin, teknolojik gelişmelerin hızını arttırmak ve bunları üretim süreçlerine aktarmakla alakalı olmak zorundadır.”

2.BİLİM-TEKNOLOJİ POLİTİKASININ KURAM VE PRATİĞİ

2.1.Teknoloji Politikası: Kavram ve Uygulama Sonuçları

Ekonomik kalkınma sürecinde bilim ve teknolojinin belirleyici düzeyi her geçen gün artma gösterirken, bu çerçeveye bağlı olarak hemen tüm ülkelerin bilim ve teknoloji politikası ekseninde giderek yoğunlaşan arayışlar içine girdiği gözükmektedir. Bunun önemli bir nedeni teknik bilginin veri tabanındaki olağanüstü çoğalma iken diğer çok önemli bir neden de, uluslararası rekabet gücünün artırılabilmesi arayışıdır. Hızla küreselleşen dünya ekonomisinde ulusların rekabetçi üstünlüklerini belirleyen temel faktörler arasında yer alan bilimsel ve teknolojik ilerlemeler kendi dinamikleri içerisine bırakılmamakta ve ülkelerinde bilinçli çabaları ve politika üretme arayışları yoğunlaşmaktadır. Bu bağlamda ortaya çıkan teknoloji politikaları, “teknolojik değişim sürecini etkilemek amacıyla devletin ekonomiye müdahalesini içeren politikalar bütünü” olarak tanımlanmaktadır (Taymaz, 1993, s.551).

Çeşitli ülkelerde gözlenen bilim ve teknoloji politikaları ile stratejileri, o ülkelerin bu alandaki geçmiş birikimlerine, sosyo-ekonomik şartlarına ve rekabet gücü bakımından sahip olduğu avantajlarla, devlet gelenekleri ve işleyişine göre farklılıklar gösterebilmektedir. Dolayısıyla standart bir yapıdan söz etmek mümkün değildir. Ancak, uygulan politika ve stratejilerin “zihinsel yapısı” hakkında pek çok ortak noktadan söz edilebilir. Bunlardan önemli bazıları şöyledir: 

Bilim ve teknoloji politikalar bağlamında batılı ülkelerde izlenen politikalar; misyona yönelik politikalar ve teknolojik yayılmaya yönelik politikalar ile uzak doğu ülkelerinin uyguladığı ulusal teknolojik hedefler politikalarıdır (Taymaz, 1993, s.561). Gelişmekte olan ülkeler bağlamında ise yakın zamanlara dek bir teknoloji politikasından söz edilememiş ve bu ülkelerin asıl itibarıyla teknoloji transfercisi ülkeler olabileceği genel kabul görmüştür (Katz, 1987, s.15). Ancak başta uzak doğu ülkeleri olmak üzere bir çok gelişmekte olan ülkenin bu anlamda sınırlı dahi olsa başarıları son dönemlerde dikkat çekmektedir. Bu ülkelerin teknoloji politikaları açısından şu iki amaca sahip oldukları görülmektedir (Tekeoğlu, 1993, s.298);

Bilim ve teknoloji politikaları açısından gerek gelişmiş gerekse gelişmekte olan ülkeler bağlamında çeşitli ülke uygulamalarından başarılı olarak görülen politikaların şu özellikleri ise dikkat çekmektedir (Çeşitli ülkelerin bireysel olarak izledikleri bilim ve teknoloji politikalarının ayrıntıları için Taymaz (1993), Göker (1995) ve Ildırar (1998)’ın çalışmalarına bakılabilir);

 2.2. Bilim-Teknoloji Politikalarının Ekonomik Büyüme ve İhracat

Performansına Etkileri

Teknoloji politikaları bağlamında gelişmiş ülkeler geçmişten günümüze ciddi çabalar içerisinde bulunurken, bir süreden bu yana diğer ülkelerin de bu anlamda politika üretme ve uygulama açılarından gayretleri söz konusudur. Bu bağlamda Uzak Doğu ülkeleri ve bazı Latin Amerika ülkelerinin son dönemlerdeki başarılarından övgüyle söz edilmektedir. Söz konusu ülkelerin uyguladıkları politikalar, bu ülkelerin ekonomik yapılarında ve gelişme süreçlerinde önemli değişmelere yol açarken, genel üretim yapısı ve doğal olarak ta ihracat sektörlerinin performanslarında önemli gelişmeler görülmektedir.

Bilim ve teknoloji politikaları açısından lider konumlarına sahip gelişmiş ülkeler ve son dönemlerde bu yarışa girmeye çalışan Uzak Doğu ülkelerinin elde ettikleri performans bu ülkelerin üretim yapılarında çeşitlenmeye yol açarken, hızlı ekonomik büyümenin sürdürülebilirliği tesis edilmiş ve bu yapı ihracat performansı açısından da son derece belirleyici olmuştur. Söz konusu ülkelerin, toplam ihracat değerleri içerisinde ileri teknoloji sahibi ürünlerin ulaştığı boyutları gösteren Tablo 1 bu açıdan dikkat çekicidir.

 Tablo 1: Çeşitli Ülkelerde İleri Teknoloji Sahibi Ürünlerin İhracatı (1995)

Ülke

Milyon $

Toplam İhracat. İçinde Yüksek Teknoloji. İhracatı %

Ülke

Milyon $

Toplam İhracat. İçinde Yüksek Teknoloji. İhracatı %

ABD

181.233

43

Filipinler

2.986

42

Japonya

165.972

39

Portekiz

2.581

14

İngiltere

79.256

41

Norveç

2.525

23

Singapur

69.249

70

Güney Afrika

1.879

15

Fransa

67.152

31

Polonya

1.868

10

Güney Kore

47.805

42

Türkiye

1.289

8

Malezya

37.072

67

Slovenya

1.123

15

Hollanda

44.729

40

S.Arabistan

935

34

İtalya

32.496

16

Kolombiya

815

21

Kanada

27.648

23

Fas

619

25

Çin

24.393

19

Yunanistan

497

10

Meksika

21.438

35

Özbekistan

377

14

İrlanda

19.811

63

Romanya

355

8

İsviçre

19.755

26

Şili

339

16

İsveç

17.731

26

Cezayir

29

12

Tayland

14.826

36

Bangladeş

4

2

Avusturya

11.407

25

Bolivya

30

15

Hong Kong

8.112

29

Kongo

2

12

Finlandiya

7.151

21

Ekvator

24

8

Danimarka

6.912

24

Mısır

89

6

Avustralya

5.802

41

Honduras

3

5

İsrail

4.722

28

Kenya

20

5

Brezilya

4.021

16

Madagaskar

2

3

Endonezya

3.615

16

Mozambik

1

5

Kaynak: World Development Indicators, 1997’den Aktaran Karacasulu, 1999, s.51.

Bilimsel ve teknolojik seviyede gösterilen yüksek performansın temel sonuçları; yaşam standartlarının yükselmesi, verimlilikte artış, yeni enerji kaynaklarına yönelim, ekonomik büyümenin sürekliliğinin sağlanması ve ihracat sektörlerinin rekabet güçlerinin artması olarak karşımıza çıkmaktadır (Fisunoğlu,1993,s.196). Tablo 1’de gösterilen ve ileri teknoloji ürünleri ihracatında önemli performansa sahip ülkelerin aynı zamanda etkin bilim ve teknoloji politikaları uygulamada lider ülkeler arasında olmaları bu açıdan şaşırtıcı değildir. Söz konusu ülkelerle ilgili çok sayıda çalışmada karşılaşılan yüksek seviyeli bilimsel ve teknolojik göstergeler (araştırmacı sayısı, Ar-Ge harcamaları, patent başvuruları, uluslararası bilimsel yayın sayısı vb.) çok önemli boyutlardadır ve bu ülkelerin ekonomik başarılarının arkasındaki temel güç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilim ve teknoloji politikalarının ülkelerin dış ticaret performanslarına yansıması bağlamında çeşitli sonuçlarını farklı bir analitik çerçevede incelemekte mümkündür. Tablo 2 bu amaçla hazırlanmıştır.

 

Tablo 2 : Çeşitli Ülkelerin İhracat Performansı ve Teknoloji Faktörünün Önemi

SEÇİLMİŞ

BİRİNCİL ÜRÜNLER

DOĞAL KAYNAK İÇERİĞİ YOĞUN

EMEK YOĞUN İMALAT

TEKNOLOJİ YOĞUN İMALAT

BEŞERİ SERMAYE YOĞUN

ÜLKELER

İHRACATI

İMALAT SAN. ÜR. İHRACATI

SAN. ÜR. İHRACATI

SAN. ÜR. İHRACATI

İMALAT SAN. ÜR. İHR.

Değer

94-98

İhracattaki

Değer

94-98

İhracattaki

Değer

94-98

İhracattaki

Değer

94-98

İhracattaki

Değer

94-98

İhracattaki

Milyon $

Dönemi

Payı

Milyon $

Dönemi

Payı

Milyon $

Dönemi

Payı

Milyon $

Dönemi

Payı

Milyon $

Dönemi

Payı

Büyüme

Büyüme

Büyüme

Büyüme

Büyüme

ABD

79.514

1

13

18.964

4

3

44.616

8

7

353.507

10

56

114.003

6

18

Almanya

35.768

-1

7

17.214

3

3

45.126

1

8

239.549

5

45

162.573

5

30

Japonya

5.386

1

1

7.841

5

2

24.870

-2

6

211.697

-1

55

125.070

-1

32

Fransa

46.388

1

16

9.317

1

3

29.513

4

10

123.840

8

42

81.360

5

28

İngiltere

28.733

1

11

11.655

3

4

21.652

7

8

136.971

10

52

61.191

8

23

İtalya

17.239

3

8

12.036

4

6

48.335

3

23

73.350

6

35

49.839

4

24

Avusturya

4.993

5

9

3.149

-1

6

7.728

2

14

21.529

5

38

19.087

7

34

Yunanistan

3.651

1

34

1.095

3

10

2.676

3

25

1.400

14

13

1.136

9

11

G. Kore

4.435

-1

3

10.948

35

8

27.673

1

21

52.951

8

40

31.864

6

24

Malezya

13.687

0

19

2.782

0

4

6.212

5

8

39.934

11

55

9.367

-3

13

Tayland

11.437

0

22

1.779

-2

3

8.815

2

17

22.253

12

42

6.998

9

13

Endonezya

18.0l3

1

37

4.123

-6

8

7.557

-6

15

5.094

19

10

5.790

9

12

Filipinler

3.314

0

11

560

-2

2

4.204

3

14

20.034

37

67

1.122

4

4

Çin

19.846

1

11

7.203

10

4

78.328

9

43

49.213

22

27

28.203

12

15

Hindistan

6.853

8

21

6.065

2

19

11.421

7

35

4.190

19

13

3.991

10

12

Meksika

15.410

6

13

2.684

12

2

15.708

27

13

46.476

20

40

36.105

20

31

Brezilya

20.937

6

41

4.437

2

9

3.486

-4

7

10.232

8

20

10.989

4

22

Arjantin

15.406

10

61

1.320

4

5

714

5

3

2.435

11

10

4.685

21

19

Şili

7.533

5

51

4.807

6

32

403

6

3

952

14

6

816

8

6

Tablo 2, ihracat performansı bakımından son dönemlerde önemli gelişmeler sağlayabilmiş çeşitli ülke örneklerini içermekte olup, dikkat çekici önemli bir nokta, söz konusu ülkeler ihracat yapısı içerisinde birincil ürünler ihracatı, emek yoğun imalat sanayi ürünleri ve doğal kaynak içeriği yoğun imalat sanayi ürünleri ihracatındaki göreceli gerilemelere karşın, teknoloji yoğun ve beşeri sermaye yoğun imalat sanayi ürünleri ihracatlarındaki önemli artışlardır. Diğer bir önemli nokta da söz konusu ülkelerin önemli bir bölümünde teknoloji yoğun ve beşeri sermaye yoğun imalat sanayi ürünleri ihracat değerlerinin toplam değerler içerisinde ulaştıkları yüksek seviyelerdir.

Her iki hususta bilimsel ve teknolojik açıdan etkin politikalar izleyerek ekonomik büyümelerini sürdürülebilir bir tabanda genişletmek isteyen ülkelerin bu açıdan başarılarına dikkat çekmektedir. Tablo 1 ve 2 bir arada düşünüldüğünde ülkelerin bilim ve teknoloji politikalarını etkin bir tabanda devam ettirebilmeleri koşuluyla, bunun aynı zamanda ekonomik büyüme ve ihracat performansına da (rekabet gücü kazandırmak suretiyle) çok önemli katkılarda bulunduğuna işaret etmektedir. Bu başarıdan uzak, bilimsel ve teknolojik gelişmeler yarışında geride kalan ülkelerin ise, gerek ekonomik büyüme gerekse de ihracat performansı açısından zayıf kaldıkları ortaya çıkmaktadır.

3.TÜRKİYE’DE BİLİM-TEKNOLOJİ POLİTİKALARI VE EKONOMİK ETKİLERİ

3.1 Türkiye’de Bilim-Teknoloji Politikalarının Mevcut Durumu

Türkiye ekonomisi, tarihsel gelişme perspektifi içerisinde, dönüşüm süreçlerini zamanında yakalayamamış ve bunlara uyum süreçleri bakımından gerilerde kalmıştır. GSMH’nın sektörel dağılımından da görüleceği üzere, bir sanayi toplumu olma yolunda atılan adımların dahi henüz yeterince olgunlaşmadığı bir ekonomik yapı, bu kez de bilgi toplumları haline dönüşen çağdaş medeniyetleri yakalama sorunu ile karşı karşıya kalmıştır. Yaşanan bu açmazlar, Türkiye ekonomisinin üretim yapısı ve gelişim süreci ile ihracat sektörlerinin rekabet güçlerinin istenilir düzeylerin altında kalmasına yol açmaktadır.

Bilimsel ve teknolojik gelişmelere yeterince ilgi göstermeyerek gerekli kaynakları aktarmayan bir ekonominin bu sonuçlarla karşılaşması şaşırtıcı değildir. Bu gelişmenin perde arkasında son dönemlere kadar korumacı ve kapalı bir ekonomik sistemin önemli etkileri vardır. Böylesi bir ekonomik sistem içerisinde gelişmeyi amaçlayan bir yapının, sanayi üretim faaliyetlerinin özünde, doğrudan teknoloji transferi politikaları hakimdir ve bu gelişim ulusal sanayinin kendisini teknoloji üretecek fazlaca bir zorlama içerisinde bulunmasına da engel olabilmektedir. Kapalı bir ekonomik sistem aynı zamanda pazar ve yenilik kaygısı olmayan sanayinin ürünlerini yenileme-geliştirme ihtiyaçlarına gerek bırakmamış, Ar-Ge faaliyetlerini ihmalin yanısıra bu alanda bir ihtiyaç hissinin de yerleşmesine engel olabilmiştir (Yücel, 1997, s.5). 1980’li yıllarda bu açıdan önemli sayılabilecek gelişmeler olmakla beraber, ulusal ekonominin teknolojik değişim çabalarının yeterince ve istenilir düzey ve yoğunlukta olamadığı görülmüştür. 1980’li yılların sonlarına doğru ise kısmi anlamda gelişmelerin olduğuna ilişkin ampirik bazı sonuçlar gözlenmeye başlanmıştır (Bkz. Kırım, 1990).

1980 ve 1990’lı yıllarda ekonominin dışa açık ve liberal düzenlemeler içine girmesinin sonucu olarak, yukarıda ifade edilen demotive edici unsurlar azalmaya başlamış ve bunun sonucu olarak,başta özel sektör firmaları olmak üzere, tüm ekonomik birimler bilimsel ve teknolojik gelişmeleri ürün geliştirme ve yenilik yapma arayışları bağlamında daha yoğun bir şekilde takip etmeye başlamışlardır. Ayrıca yabancı sermaye yatırımları beklenilenin altında kalmakla beraber yıllık bir milyar dolar civarında yatırım yapmaya başlamıştır. Küreselleşme ve iktisadi entegrasyon çabalarının (özellikle gümrük birliği ekseninde) neden olduğu rekabet gücünü koruma ve arttırma çabaları ise firmaları teknolojik değişim çabalarına daha fazla sevk etmeye başlamıştır. Bu süreç çerçevesinde teknoloji transferinin düzeyi hızla artmaya başlamıştır.

1993 yılında Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından çıkarılan Türkiye Teknoloji Envanteri bunu vurgulaması sebebiyle önemlidir. Sözkonusu çalışmaya göre, 32 ana teknoloji grubu içerisinde; 739 spesifik teknolojiden 653’ünün yatırım ve üretimde kullanıldığı görülmektedir. Ülkemizde bulunan teknolojiler listesi incelendiğinde sahip olduğumuz ve önemli sanayi ve tatbikata konu olan teknoloji alanlarımızın başlıca; tekstil, deri, cam ve ürünleri, temel kimya ve petrokimya, yapı teknolojileri, madeni eşya, makine imalat, metalurjik teknoloji, motorlu taşıt teknolojileri, haberleşme-iletişim teknolojileri, kısmen elektronik ve gıda teknolojileri alanlarında yoğunlaştığı görülmektedir (STB, 1993, s.9).

Özel sektörün ağırlık taşımaya başladığı bu yeni dönem gelişmeleri önemli olmakla birlikte asıl olarak doğrudan teknoloji transferi şeklinde gelişmektedir. İthal edilen teknolojilerin geliştirilme çabaları ve yeni teknoloji üretme arayışları ise sınırlı bir gelişme göstermektedir. Teknoloji yeteneğinin doğrudan teknoloji transferi yoluyla geliştirilmesinin ancak bir noktaya kadar mümkün olabileceği düşünülürse, var olan yapının yeterli olamayacağı da açıktır. Kırım (1990) tarafından yapılan araştırmanın Türk imalat sanayiinin bu anlamda 1980’li yıllarda kısmı gelişmeler gösterebildiğini ve hatta bir miktar teknoloji ihracatından dahi söz edilebileceğine işaret ettiğine önceki sayfada kısmen değinilmişti. Tablo 3, anılan araştırma kapsamında Türkiye’den teknoloji ihraç eden firmaların sektörel dağılımı hakkında özet bilgiler sunmaktadır. Buna göre teknoloji ihracatçısı olabilen firmaların önemli özellikleri şunlardır; uluslararası rekabete açık eski ve köklü firmalar, yeni ve genellikle iç pazarlara yönelik üretim yapan firmalara göre daha üstündürler, kurucuları arasında teknik bilgileri yoğun girişimcilere sahip firmalar ve çeşitli fuarlar çerçevesinde gelişmeleri düzenli olarak takip eden firmalar. Ayrıca çoğu durumda bu tür firmaların orta ve büyük ölçekli firmalar olmaları da dikkat çekicidir.

Tablo 3: Teknoloji İhraç Eden Firmaların Sektörel Dağılımı

(% olarak)

1.Elektrikli makine ve gereçler, telekominikasyon

16.2

2.Elektrikli olmayan makineler

13.5

3.Ana kimya sanayi ve kimyasal ürünler

13.5

4.Demir-dışı metaller

10.8

5.Taşıt araçları ve yan sanayi

8.1

6.Tekstil ve Dokuma

8.1

7.Gıda ve içki sanayi

8.1

8.Cam ve cam ürünleri

5.4

9.Diğer

16.3

Toplam

100

Kaynak: Kırım, 1990, s.102.

Türkiye’nin bilimsel ve teknolojik göstergelerinde 1980 ve 1990’lı yıllarda önceki dönemlere göreceli olarak yaşanan pozitif gelişmeler (Bkz. Karacasulu, 1999; Ildırar, 1998) hiç kuşkusuz önemlidir. Bu açıdan ortaya çıkan gelişmeler çeşitli boyutlarıyla ülkenin üretim yapısına, rekabet gücü ve ihracat performansı açılarından da önemli katkılar sağlamıştır. Ancak, tüm bu gelişmelerin istenilir seviyelerin gerisinde olduğu da açıktır. Bu sınırlı gelişmenin perde arkasındaki en önemli faktörlerden birisi, ülkemizin bilim ve teknoloji politikaları bağlamında gösterdiği performans eksikliğidir. Uzun dönemler boyunca kalkınma plan ve programlarındaki niyet ifadeleri haricindeki bir politikasızlık bu açıdan düşündürücüdür. Bu durum Demir (1986), Taymaz (1993) ve UTESAV (1996) tarafından farklı ifadelerle de olsa bir bilim ve teknoloji politikasızlığı olarak ifade edilmekte, 1980 ve 1990’lı yıllarda atılan adımların ise yetersizliğine dikkat çekilmektedir.

Sözkonusu dönemde konuyla ilgili olarak Türkiye için bir bilim ve teknoloji politikası oluşturma yönünde çeşitli adımlar atılmıştır. Kalkınma palanlarında konuya öncekilerden çok daha fazla yer verilmeye başlanmış, 1983 yılında Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu oluşturularak, Türk Bilim ve Teknoloji Politikası 1983-2003 ve daha sonra 1993-2003 belgeleri hazırlanmış, TÜBİTAK’ın işlevleri genişletilmiş, TÜBA kurulmuş, Başkanlığını Başbakan’ın yapmaya başladığı Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu etkinleştirilmiş, Patent Yasası 1995 yılında yaklaşık bir yüzyıllık gecikmeyle yenilenirken, 1996 yılında Rekabet Kurulu oluşturulmuş, ve Fikri Mülkiyet Hakları Kanunu çıkarılmıştır. Tüm bu ve benzeri çabalar ulusal bilim ve teknolojik kapasitenin geliştirilmesi yönünde çeşitli boyutlarda gelişmeler olup, gelecek açısından umut verici olarak düşünülmelidir. Bununla birlikte, önceki dönemlerden devralınan mevcut yapının kısa zamanda bir dönüşüme yol açması da beklenilmemelidir. Pragmatik bir yaklaşım olarak bu konuda atılan ve atılacak her adımın ancak ileriki dönemlerde meyvelerini verebileceğini söyleyebiliriz.

3.2.Türkiye’de Uygulanan Bilim-Teknoloji Politikalarının İhracat Performansına etkileri

Bilim ve teknoloji politikaları bağlamında Türkiye’nin performans zayıflığı ekonomik yapının genel üretim ve ihracat performansının istenilir ölçülerin gerisinde kalmasına neden olmuştur. Bilimsel ve teknolojik altyapı ve diğer gelişmeler açısından yetersiz bir ekonominin genel üretim yapısının yeterince çeşitlenememesi ve doğal olarak ihracata konu olan ürün yapılarının ve çeşitlerinin de katma değer ve rekabet gücü bakımından zayıf kalması şaşırtıcı değildir. Ülkemizin ihracat yapısına bakıldığında bu durum daha net olarak gözlenmektedir. Gerçi, geleneksel tasnif şekli bunun aksini işaret etmektedir. Buna göre, Türkiye’nin ihracatı içinde son yıllar itibariyle tarımsal ürünlerin payı yaklaşık olarak %9-11, madencilik ürünlerinin payı %1-2 ve sanayi ürünlerinin payı ise %88-90 aralığındadır (DTM, 1999). Ancak bu tasnif şekli gerek ülkemizin genel üretim yapısı, gerekse ihracat sektörlerimizin yapısı itibariyle yeterince aydınlatıcı değildir. Zira, Türkiye’nin üretim yapısı ağırlıklı olarak; teknolojik derinliği az olan tekstil ve hazır giyim, seramik, demir-çelik, gıda-içki-tütün, orman ürünleri ve mobilya sektörlerinde yoğunlaşmaktadır.

Türkiye’nin genel üretim ve ihracat profiline bakıldığında, teknolojik derinliği az olan ve işgücünde teknolojik derinlik kazanmış sektörler hem ülke üretiminin hem de ihracatın yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Bu da ülkemizin üretim ve ihracat yapısının asıl itibariyle teknolojik derinliği az olan ve geleneksel (emek-yoğun) sektörlerde kısmen de sermaye yoğun sektörlerde yoğunlaştığını göstermektedir (UTESAV, 1996, S.23). Bu yapıyı ortaya koyabilecek en önemli göstergeler genel üretim yapısının yanısıra ve onun bir yansıması olarak kabul edilebilecek olan Türkiye’nin ihracat performansına ait göstergeler olup, Tablo 4 bu açıdan yol göstericidir.

Tablo 4: Türkiye’nin İhracat Performansı ve Teknoloji Faktörüne İlişkin Bazı Göstergeler

İhracat ürün Grupları

1998 Yılı Değeri

(Milyon $)

1994-98 Dönemi

Ortalama Büyüme Hızı

İhracat İçerisindeki

Payı

(% olarak)

Birincil Ürünler

5,344

5

20

Doğal Kaynak İçeriği Yoğun

İmalat Sanayi Ürünleri

1,024

13

4

Emek Yoğun İmalat

Sanayi Ürünleri

11,848

12

45

Teknoloji Yoğun İmalat

Sanayi Ürünleri

2,565

14

10

Beşeri Sermaye Yoğun

İmalat Sanayi Ürünleri

5,531

11

21

Kaynak: International Trade Center (intracen.org) verilerinden yararlanılarak tarafımızdan derlenmiştir.

Tablo 4, öncelikle Türkiye’nin 1980 sonrası dönemde ihracatında yaşanan hızlı ve önemli sayılabilecek artışların bir çok çalışmada da ifade edildiği üzere (Bkz. Kazgan 1988, Toğan, 1992), asıl itibariyle var olan üretim kapasitelerinin harekete geçirilmesi ve ihracata yönlendirilmesi neticesinde ortaya çıktığını ifade etmektedir. Bu gelişme hiç kuşkusuz küçümsenemeyecek kadar önemlidir. Ancak aynı dönemde bir çok ülkenin çok daha hızlı ihracat atılımlarına sahne olduğu ve Türkiye’nin de gelinen nokta itibariyle dünya ihracatı içerisindeki payının sadece %0.5 civarında bir değere sahip olabilir hale gelmesi bu gelişmenin yetersizliğini ortaya koymaktadır.

Bunların da ötesinde Tablo 4’ün ortaya koyduğu çok önemli bir gösterge dikkat çekmektedir. Bu, Türkiye’nin bilimsel ve teknolojik açıdan yetersiz gelişmişliğinin bir sonucu olarak, ihracat yapısının yaklaşık olarak dörtte üçünün birincil ürünler, doğal kaynak içeriği yoğun ürünler ve emek yoğun imalat sanayi ürünlerinden oluşuyor olmasıdır. Ayrıca, bavul ticareti kapsamındaki ihracatımız kapsam içerisine alındığında yukarıda belirtilen oran daha da yükselmektedir. Bu yapı, gelişmiş ülkeler ve yeni sanayileşen ülkeler ihracat yapısı ile kıyaslandığında (Bkz. Tablo 2), hemen hemen tam tersi bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır. Hiç kuşkusuz 1980 ve 1990’lı yıllardaki daha önce de değinilen kısmi gelişmeler ihmal edilemeyecek kadar önemlidir ve beşeri sermaye yoğun ürünler ihracatı ile teknoloji yoğun ürünler ihracatı değerlerinin toplam içerisinde %30 civarına yaklaşmasında temel faktörlerdir. Ancak, gelişmelerin yetersiz olduğu ve gerek genel üretim gerekse ihracat yapısının önemli oranlarda değişmesine yetecek kadar olamadığı da açıktır.

Bu durum aynı zamanda ulusal bilim ve teknoloji politikalarının radikal bir dönüşümü sağlayamayacak kadar yetersiz olmasının ve çeşitli bilimsel ve teknolojik göstergelerin zayıflığının bir başka boyutta ispatı anlamına da gelmektedir. Son birkaç yıldır ihracat artışlarının durması veya giderek daha az oranlarda artan bir yapı sergilemeye başlaması da bu yapının dolaylı bir sonucudur. Çünkü teknoloji yoğun ve beşeri sermaye yoğun ürünler harici diğer ürün gruplarının ihracat artışları özellikle kriz dönemlerinde hızla azalmakta veya artışları dünya genelinde çok sınırlı olabilmektedir. Bu açıdan Uzak Doğu, Asya ve Rusya krizleri ülkemiz açısından çok öğretici sonuçlara neden olmaktadır.

Bütün bunlardan hareketle, Türkiye’de uygulanan bilim ve teknoloji politikalarının gerek ulusal üretim yapısı, gerekse ihracat performansı açılarından yeterince yönlendirici ve geliştirici olamadığı ve var olan bilimsel ve teknolojik göstergelerin bu durumun ispatı olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Son yıllarda çeşitli özel sektör firmaları çerçevesinde gözlemlenen gerek teknoloji yoğun üretim, gerekse bunların ihracat performanslarındaki başarılar ise daha çok büyük ölçekli firmalar düzeyinde olup, ulusal açıdan önemli fakat istisnai yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

4. KOBİ’LERDE TEKNOLOJİ POLİTİKALARI, REKABET GÜCÜ VE TEKNOLOJİK DEĞİŞİM ÇABALARI

M. Porter, ulusların rekabetçi üstünlüklerini sorguladığı ünlü araştırmasında, başarılı ülkelerin buna nasıl ulaştığının yani, bir ülkenin rekabet edebilme yeteneğine nasıl eriştiğinin değil, o ülkenin, kendi vatandaşlarına yüksek bir yaşam standardını nasıl sağlayıp giderek nasıl yükseltebildiğinin araştırılmasına gereksinim olduğuna işaret eder. Porter’a göre böylesi bir standardı sağlayan ve bunu yükselterek sürdürebilen ülkeler ancak rekabet edebilme yeteneğine sahip olabilmektedir. Gelişmiş ülkeler ve bu arada yeni sanayileşen ülkelerin bu süreçteki başarılarının arkasındaki faktör Porter’a göre ulusal verimlilik ve bunun zaman içinde arttırılmasıdır (Aktaran, Göker, 1995, s.128). Verimlilik artışlarının en önemli belirleyicileri arasında önceliği teknoloji faktöründe kabul eden Porter için sürdürülebilir rekabetçi üstünlüklerini muhafaza edebilen firmaların şu davranış biçimleri belirleyicidir (Porter, 1991);

  1. Rekabetçi üstünlük temelde geliştirme, yenilik yapma ve değişimden doğar. Firmalar rekabet için yeni bir temel buldukları veya eski usulle rekabette daha iyi araçlar keşfettikleri için rakiplerine karşı üstünlük sağlarlar.
  2. Rekabetçi üstünlük bütün değer sistemini kucaklar. Değer sistemi, bir ürünün ortaya çıkarılmasında ve kullanımında devreye giren bütün bir faaliyetler düzenidir.
  3. Rekabetçi üstünlük sadece amansız ilerleme ve geliştirme sayesinde sürdürülebilir. Taklit edilemez olan pek az üstünlük vardır.
  4. Üstünlüğü sürdürmek için küresel bir strateji yaklaşımına ihtiyaç vardır. Yoksa uzun vadede rekabetçi üstünlük sürdürülemez.

Porter, yenilik yapma meselesinin verimliliğin sürdürülebilir artışı için önemini vurgularken, şirket stratejileri bağlamında şu noktalara dikkat edilmesini önerir;

  1. En zor ihtiyaçlara sahip müşterilerin aranması ve bunlara yönelik üretim,
  2. En sert yasal engelleri veya ürün standartlarını aşan normlar tesis edin,
  3. İhtiyaçlarınızı en ileri ve uluslararası nitelikteki yurtiçi tedarikçilerden temin edin,
  4. Çalışanlara hep sizin elemanlarınız kalacakmış gibi muamele edin,
  5. Önemli rakiplerinizi motivatör olarak görün.

M.Porter’ın ulusların sürdürülebilir rekabetçi üstünlükleri muhafaza edebilmedeki temel faktör olarak gördüğü verimlilik ve teknoloji yenilik olgusu, 21. yüzyılın anahtar faktörü olarak karşımıza çıkarken, yeni bir rekabet yapısının da ipuçlarını vermektedir. Bu yapı, L.Thurow tarafından “kafa kafaya rekabet” tezi ile ifade edilmektedir. Thurow (1992) özetle, günümüz dünyasında ABD, Avrupa Birliği ve Asya-Pasifik kuşağı çerçevesinde şekillenen yeni iktisadi güç dengeleri içerisinde eskiden olduğu gibi ABD’nin tek lider konumunda ülke olmaktan çıktığını, dünyanın en büyük şirketleri arasında ABD dışındaki diğer ülkelerin firmalarının da giderek öne çıktığını vurgularken, yeni yüzyılda bu ülke gruplarının birbirine son derece benzer sahalarda (mikro eloktronik, biyoteknoloji, yeni malzeme bilgisi, telekomünikasyon, sivil havacılık, robot yapılar, bilgisayar, yazılım, vb.) rekabete giriştiklerini ve bunun son derece saldırgan bir iktisadi savaş haline geleceğini, yani, “kafa kafaya bir rekabet” olgusunun geçerli olacağını ifade etmektedir.

Gerek M.Porter, gerekse L.Thurow birbirlerinden farklı tezler çerçevesinde 21. yüzyılın rekabet yapısını ve boyutlarını vurgularken, aynı zamanda doğrudan veya dolaylı biçimlerde verimlilik ve teknoloji faktörlerinin belirleyiciliği noktasında buluşmakta ve ekonomik gelişmenin, üretim yapısının ve ihracat sektörlerinin rekabetçi üstünlüklerinin bu olgu tarafından şekillendirileceğini ifade etmektedirler.

Dolayısıyla, bu konular çerçevesinde bilinçli çabalar içine giren ülkeler, gerek aktif bilim ve teknoloji politikaları uygulamaları ile, gerekse ekonomik yapılarını geliştirme ve ihracatta gösterdikleri yüksek performansla sürdürülebilir rekabetçi üstünlüklere sahip hale gelirken, Türkiye ve benzeri ülkeler ise bu açıdan büyük ölçüde geride kalmaktadırlar. Bunun doğal bir sonucu olarak genel üretim yapısı ve ihracat sektörlerinin performansı sınırlı gelişmelerin ötesine geçememektedir. Var olan teknolojik yapı ise, asıl itibariyle bilimsel ve teknolojik göstergelerdeki fakirliğin doğal bir sonucu olarak, genellikle yurtdışı lisans ve patent anlaşmaları çerçevesinde bir gelişme göstermektedir. Çeşitli çalışmalar bu görüşü destekleyen sonuçlar vermektedir. Örneğin, Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV)’nın 1992 yılındaki bir araştırması Türkiye’de sanayinin teknoloji gereksinimlerini kendi üretimleri ile değil, büyük ölçüde başka ülkelerden doğrudan transfer yoluyla karşıladığı sonucunu vermektedir. Kırım (1990) tarafından yapılan araştırmada bu faktörün öneminin yüksekliğine dikkat çekmektedir.

Yine Hazine Müsteşarlığı’nın 1980’den 1990’lı yılların ortalarına kadar olan dönem için elde ettiği bulgular açıkça kanıtlamaktadır ki, Türkiye imalat sanayi gerek ürün, gerekse üretim yöntemi ya da tesis yenileme amacına yönelik teknoloji gereksinmesini, sözkonusu dönemde çoğunlukla lisans alımı yoluyla karşılamıştır (Aktaran, Göker, 1995, s.156). Tablo 5 sözkonusu dönemdeki lisans anlaşmalarını, sayı ve sektörler çerçevesinde özetlemektedir. Tablodan görüleceği üzere, imzalanan lisans anlaşmalarının yaklaşık %88’i imalat sektöründeyken, enerji sektöründe hiçbir anlaşma yoktur. Hizmet sektöründeki lisans anlaşmaları ise, bu sektör ve özellikle turizm ve bankacılık gibi alt sektörlerdeki ilerlemenin bir göstergesidir. Lisans anlaşmalarının yaklaşık olarak %44’ü Almanya ve ABD ile %30u ise İngiltere, Fransa, İtalya ve İsviçre ile imzalanmıştır (OECD, 1996, s.59).

 Tablo 5: Sektörlere Göre Lisans Anlaşmaları ve Sayısı

Sektör

1980

1981

1982

1983

1984

1985

1986

1987

1988

1989

1990

1991

1992

Topl.

%

İmalat

10

21

25

54

59

29

68

81

68

56

62

46

42

621

87,8

Tarım

-

-

-

1

4

4

3

2

3

3

2

2

1

25

3,5

Mad.

-

-

-

-

-

-

-

1

-

-

-

2

2

5

0,7

Hizmet

-

-

-

-

6

-

5

10

5

15

6

6

3

56

8

Toplam

10

21

25

55

69

33

76

94

76

74

70

56

48

707

100

Kaynak: OECD, 1996, s.59.

Teknolojik kapasitenin sadece lisans alma veya benzeri yollarla geliştirilebilmesi ise ancak bir noktaya kadar mümkünken, orta-uzun vadede ise beklenen etkileri verememektedir. Üstelik, Türkiye ve benzeri ülkelerin küçük iç pazar özellikleri ve çeşitli boyutlardaki korumacılık eğilimleri, beşeri sermayedeki zayıflık, yeni teknolojilerin kolay taklit ve kopya edilemezlikleri ve benzeri faktörler lisans yoluyla elde edilen teknoloji paketlerinin beklenen sonuçları vermesini engelleyebilmektedir.

Bilimsel ve teknolojik politikaların yetersizliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu durum neticesinde, ülkemizdeki teknolojik kapasite lisans ve benzeri faktörlerce belirlenirken, yeni teknoloji geliştirme, üretme ve var olanın yerel şartlara adaptasyonu çerçevesindeki teknolojik kapasiteyi geliştirmeye yönelik girişimlerin de ihmal edilmesine yol açmıştır. 1990’lı yıllardan itibaren ülkemizdeki firmaların teknolojik çaba düzeylerinde gözlemlenen gelişmeler ve kısmi teknoloji ihracatı olgusu ise asıl itibariyle iki özelliği ile dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi, teknoloji ihracatı olgusunun var olan veya ithal edilen teknolojilerin yerel şartlara uyarlanması ile küçük yeniliklerin belirleyiciliği altında gelişmesidir. İkincisi ise, bu yöndeki faaliyetlerin her büyüklükte fakat özellikle orta ölçekli firmalar eliyle gerçekleştirilmesidir (Bkz. Kırım, 1990 ; Sarıaslan, 1996).

4.1.Teknolojik Değişim Çabaları Sürecinde KOBİ’ler

Yukarıda aktarılan değerlendirmeler, Türkiye ekonomisinin teknolojik kapasitesinin asıl itibariyle ithal ve bir miktarda bunların yerel şartlara adaptasyonu çerçevesinde şekillenmiş yapısına dikkat çekmektedir. Bu durum son yıllarda büyük ölçekli firmaların bir bölümünün Ar-Ge çabaları ve diğer istisnaları dışarıda bırakıldığında, Türkiye’de faaliyet gösteren firmaların küçük, orta ve büyük ölçekli her örneğinde benzer şekildedir. Kullanılan teknolojik yapı çoğu kez yeni veya buna yakın örnekler şeklinde olurken, bu teknolojilerin dışarıda üretilen yeni modellerinin de genellikle fuarlar çerçevesinde ve aynı işkolundaki diğer firmaların kullandıkları teknolojiler izlenerek ve bir miktar da yerel şartlara uyumları sağlanarak kullanıldıkları görülmektedir (Bkz. Sarıaslan, 1996). KOBİ’ler bu yapının ayrılmaz bir parçası olup, her ekonomide olduğu gibi ülkemizde de son derece önemli bir konuma sahiptirler. Aşağıda sunduğumuz Tablo 6 ve 7 KOSGEB tarafından derlenmiştir ve gerek ülkemiz gerekse diğer bazı ülkeler bağlamında KOBİ’lerin yurtiçi ekonomi içerisinde çeşitli açılardan önemlerini vurgulamaktadır. 

Tablo 6: Küçük ve Orta Ölçekli Sanayi İşletmelerinin Ölçeksel Dağılımı

Sanayi Ölçeği

İşletme Sayısı

İşletme Payı

(%)

Çalışan

Sayısı

Çalışan

Payı

(%)

Katma Değer Payı (%)

Küçük Ölçek

194.546

98.4

721.469

47.1

14.1

Orta Ölçek

2.247

1.1

213.676

14

13.2

Küçük ve Orta Ölçek

196.793

99.5

935.144

61.1

27.3

Büyük Sanayi

982

0.5

595.601

38.9

72.7

Toplam

197.775

100

1.530.745

100

100

Kaynak: KOSGEB

 Tablo 7: Çeşitli Ülkelerde KOBİ’lere İlişkin Bazı Göstergeler

 

ABD

ALM.

HİND.

JAP.

İNG.

G.KORE

FRA.

İTA.

TUR.

Küçük İşletmelerin

Toplam İşletmelere

Oranı

97,2

99,8

98,6

99,4

96

97,8

99,9

97

98,8

Küçük İşletmelerde

İstihdam Oranı (%)

50,4

64

63,2

81,4

36

61,9

49,4

56

45,6

Küçük İşletmelerin

Yatırım Payı (%)

38

44

27,8

40

29,5

35,7

45

36,9

6,5

Küçük İşletmelerin

Üretim Payı (%)

36,2

49

50

52

25,1

34,5

54

53

37,7

Küçük İşletmelerin

İhracat Payı (%)

32

31,1

40

38

22,2

20,2

23

-

8

Küçük İşletmelere

Verilen Kredi

Payı (%)

42,7

35

15,3

50

27,2

46,8

48

-

3-4

Kaynak: KOSGEB

Tablo 6 ve 7, KOBİ olgusunun çeşitli boyutları hakkında bilgiler vermekle birlikte, tüm boyutları hakkında, yeterince bilgilendirici olmaktan uzak olarak düşünülmelidir. KOBİ’lerin tanımlanması düzeyinde dahi bir ortak paydadan yoksunluk, bu zorlukların önemli nedenleri arasındadır (Bkz. Erol, 1996, s.42). Dolayısıyla, KOBİ’lerin ekonomik yapı içerisindeki yerleri (örneğin, ihracat, üretim, kredi, vb.) hakkında yukarıdaki tablolar ancak eğilimleri yansıtmaları sebebiyle yol gösterici olabilmektedir. Bu bağlamda sözkonusu verilerin ülkemiz ekonomisinde KOBİ’lerin gerek sosyal, gerekse ekonomik dokunun önemli bir unsuru olduğunu göstermektedir. KOBİ’ler, büyük ölçekli firmaların vazgeçilmez destekleyicisi ve tamamlayıcısı olmalarının ötesinde firma sayısı, istihdam ve katma değer açılarından Türkiye ekonomisi açısından ihmal edilemeyecek kadar önemlidirler.

 KOBİ’lerin Türkiye ekonomisi açısından vazgeçilemez önemde olmalarına karşın, bilim ve teknoloji politikaları ve teknolojik değişim çabaları bağlamında ülke ekonomisinin genel yapısından ayrı düşünülmeleri mümkün değildir. Büyük ölçekli firmaların dahi Ar-Ge kapasitelerinin ancak son dönemlerde gelişen ve sınırlı olduğu bir yapıda KOBİ’lerin yeri farklı değildir (daha gerilerdedirler) ve gerek genel üretim, gerekse ihracat performansları açılarından sınırlı gelişmeler gösterebilen bir karakter sergilemektedirler. Ayrıca, ülkemizdeki KOBİ’lerin ihracat performansları Tablo 6’dan da görüleceği üzere gelişmiş ülkelerdeki KOBİ’lerin çok gerisindedir. Demir ve Karakayalı (1996) tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre Ülkemiz KOBİ’lerinin ancak %38.4’ü ihracat yapmakta olup toplam ihracat içerisindeki payları 1994 için %10, 1995 içinse %9.8’dir. Böylece büyük ölçekli işletmelerde, firma sayısı ve gerçekleştirdiği ihracat değeri arasındaki doğru orantılı ilişki, KOBİ’lerde ters orantı biçimine dönmektedir.

KOBİ’ler eliyle yapılan ihracatın büyük çoğunluğunu ise tekstil ve konfeksiyon sektörü ürünleri oluşturmaktadır. Bu durum ülkemiz KOBİ’lerinin bu sektörlerde yoğunlaşmalarının doğal bir sonucudur. Bu firmaların pazar bulduğu ülkeler ise değişken bir yapı göstermekte olup, önceleri Avrupa Birliği ve Orta Doğu ülkelerini hedef alan KOBİ’ler son yıllarda Rusya, Kafkas Cumhuriyetleri ve Orta Avrupa ülkelerine (Macaristan, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan gibi) yönelmişlerdir (Sınık, 2000).

Ülkemizde faaliyet gösteren KOBİ’lerin, ihracat performanslarındaki zayıflık, bu firmaların rekabet güçlerinin önemli bir belirleyicisi olan, teknolojik kapasite ve yeteneklerinin dar olmasının bir sonucudur. Ar-Ge’ye kaynak ayırmayan, teknoloji üretmeyen ve var olan teknolojik kapasitelerini modernize etme konusunda dahi önemli sorunlar yaşayan KOBİ’ler için; yeni ürünler ve üretim yöntemleri arayışı yoluyla rekabet güçlerini koruyacak teknolojik değişim çabalarının zayıflığı önemli handikaplar olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki, gelişmiş ülkelerde faaliyet gösteren KOBİ’lere bakıldığında durum oldukça farklıdır ve bu firmalarda teknolojik değişim çabaları yoğun olarak gözlenmektedir. Zira, bu ülkelerde icatlar yapabilen ve yenilikler getirebilen, yüksek teknolojiler geliştirebilen KOBİ’lerin ağırlıklarının hızlı bir şekilde artması sözkonusudur. Dolayısıyla buluşların önemli bir bölümü bu firmalar tarafından yapılırken, rekabet güçlerinin ve ihracat yapma imkanlarının da hızla arttığı görülmektedir. Bu gelişmede KOBİ’lerin girişimcilik ruhunun harekete geçirildiği kuruluşlar olması, risk alma, üretim konusunda daha esnek olabilme ve yenilik peşinde koşma gibi önemli özellikleri vardır (Fisunoğlu, 1993, s. 209).

Kuşkusuz bu faktörler ülkemiz KOBİ’leri için de geçerlidir. Ancak, ülkemiz KOBİ’lerinde genellikle teknolojik yeniliklerin izlenmesi, uygulanması ve yeterli Ar-Ge faaliyetlerinin yapılmasında önemli eksiklikler vardır. Büyük ölçüde eskimiş teknolojilerin kullanım yaygınlığı sözkonusudur ve bir çok sektörde otomasyon ve yeni teknoloji kullanımı zorunlu hale gelmiştir (Tekeoğlu, 1993, s.304). Ayrıca ülkemiz ortamında KOBİ’lerin gerek desteklenmesi, gerekse çeşitli araştırma kurumlarıyla temasları anlamında da çok ciddi açmazları vardır. Örneğin, sanayi-üniversite işbirliği konusunda yapılmış her araştırmanın bu alandaki kopukluğun giderek derinleştiğine ilişkin bulgular ortaya koyması bu açıdan düşündürücüdür ve her iki taraf içinde eleştiri konusu olmanın ötesine geçememektedir.

Mevcut bu yapı içerisinde ülkemiz KOBİ’lerinin teknolojik değişim çabaları sınırlı düzeyde kalmaya devam etmekte ve üretim yapıları da esas itibarıyla ithal teknolojiler tarafından karşılanmaktadır. Son yıllarda artan rekabet ve gümrük birliği hazırlıkları bağlamında teknolojik yapının modernleştirilmesi yönünde önemli girişimlerde olmuştur (Sarıaslan,1996,s.27). Mevcut teknolojik yapının yeni veya modern hale getirilmesine yönelik faaliyetler neticesinde Türkiye’nin yatırım malları ithalatı da önemli artışlar göstermiştir.

Ayrıca, bu yapıyı destekleyen önemli bir gelişme de 1990’lı yıllarda Anadolu da bazı kentlerin (Denizli,G.Antep,K.Maraş,Konya,Karaman gibi) önemli atılımlar içerisine girmeleri de etkili olmuştur. Özellikle Rusya ve Avrupa pazarlarına yönelik fason üretime, artan talep bu gelişmede etkili olmuştur (Bkz.Küçüker,1998 ; Ongun,1999). Ancak tüm bu gelişmeler ülkemiz KOBİ’lerinde teknolojik değişim çabalarında temel yapı olarak ortaya çıkan ithal (lisans ve patent gibi) teknoloji gerçeğini ortadan kalkmasına neden olamamıştır. Genel üretim yapısında önemli bir değişme olmadan ve belirli sektörlerde yoğunlaşma sürerken artan aşırı rekabet KOBİ’lerin dışsal risklere daha açık hale gelmelerine yol açmıştır. Bu açıdan Uzak Doğu Asya ve Rusya krizlerinin neden olduğu krizler düşündürücüdür. Bu gelişmelerde iki noktanın altının çizilmesinde özellikle ihtiyaç vardır.

Birincisi, teşvik politikalarının selektif olamaması sebebiyle ortaya çıkan yeni yatırımlardaki sektörel yoğunlaşmadır. İkincisi ise, beşeri sermaye birikimi eksikliği ve girişimci yetersizliğinin neden olduğu zihniyet devriminin yaşanamaması olgusudur. Bu durum aile işletmeciliğini teşvik ederken, profesyonel yönetim ve işletmecilik ilkelerinin ihlaline zemin hazırlayan bir faktör olabilmektedir. Her iki olguda bir arada hareket ederek yeni sanayileşen kentlerimizde benzer alanlarda yoğunlaşmaya neden olmuş, geleceği ve yeni eğilimleri görememenin verdiği bir düşünce yapısı da buna eşlik ederek, var olan durumu güçlendirmiştir. Bölge illeri bazında yaptığımız gözlemlerde bu sonucun doğruluğuna işaret etmiştir (özellikle tekstil ve giyim sektöründe) (Bkz. Eroğlu,1998).

Teknolojik değişim çabalarını sadece yeni teknolojiler ithal etmek ve üretimde kullanmak olarak algılayan bu yapı ise teknolojik kapasitenin geliştirilmesi, yeni teknolojiler, yeni üretim biçimleri ve yeni ürünlerin elde edilmesinde kaçınılmaz olarak durağan gelişmelere neden olmaktadır. Teknolojik çaba düzeylerinde ortaya çıkabilen ve zaman zaman reexport teknoloji yapısının dahi çıkabilmesine imkan tanıyabilen gelişmeler ise oldukça sınırlı ve süreklilikten uzak gelişmeler olarak karşımıza çıkmaktadır.

4.2. Doğu Akdeniz Bölgesinde Faaliyet Gösteren KOBİ’lerde Teknolojik Çaba Arayışlarının Belirlenmesine Yönelik Bir Araştırma

Yukarıda belirttiğimiz görüşler asıl itibarıyla KOBİ’lerin teknolojik değişim çabalarının ve son dönemlerde ortaya çıkan olumlu sayılabilecek bazı gelişmelerin yetersizliği üzerine odaklanmıştır. Çalışmamız, bu yapıyı test etmek üzere bölgemiz illerinde faaliyet gösteren Dokuma ve Giyim Eşyası Sanayindeki KOBİ’lerin sözkonusu olgular çerçevesinde gelişmelerini incelemiş olup, çeşitli anket soruları çerçevesinde elde edilen bulgular özet tablolar haline getirilmiştir. Aşağıda bunlar incelenmekte ve mevcut yapı sonuçlar çerçevesinde irdelenmektedir.

Bu çalışma Adana, K. Maraş, G.Antep ve Mersin illerinde dokuma ve giyim eşyası sanayiinde faaliyet gösteren 100 küçük ve orta ve ölçekli firmayı (KOBİ’yi) kapsamaktadır. Gönderilen anketlerin illere göre dağılımı ve geri dönüşüm oranları Tablo 8’de verilmiştir.

Tablo 8: Anketlerin İllere Göre Geri Dönüşüm Sayıları ve Oranları

İL

Gönderilen Anket Sayısı

Geri Dönen Anket Sayısı

Geri Dönüşüm Oranı (%)

ADANA

25

13

52

K.MARAŞ

25

10

40

G.ANTEP

25

12

48

MERSİN

25

8

32

TOPLAM

100

43

43

Ankete katılan 100 KOBİ’nin 43’ünden yanıt alınmış ve %43’lük geri dönüşüm oranına ulaşılmıştır.Ankete katılan KOBİ’lerin anket sorularına karşı verdikleri cevaplar değerlendirmeye alınmış ve şu sonuçlara ulaşılmıştır:

Banka kredisi kullanan ve kullanmayan firmalar ile,kullanılan kredinin hangi çeşit bankalardan temin edildiği aşağıdaki Tablo 9’da gösterilmektedir.

Tablo 9: Banka Kredisi Kullanan/Kullanmayan Firmalar

 

Firma Sayısı

%

Banka kredisi kullanmayan

18

41.8

Ticari Banka

22

51.2

Yatırım ve Kalkınma Bankası

1

2.3

Diğer

2

4.7

TOPLAM

43

100

KOBİ’lerin yatırımlarının %41.8’ini öz kaynaklarından (banka kredisi kullanmadan), %51.2’sini yabancı kaynaklardan (ticari bankalardan), %2.3’ünü yatırım kalkınma bankası kredilerinden ve %4.7’sini de diğer kaynaklardan finanse ettikleri görülmektedir. Bu bağlamda yatırımlarının finansmanında yatırım kalkınma bankası kredilerinin payı oldukça düşük bir orandadır. Sanılanın aksine KOBİ’lerin dış kaynak kullanımı oldukça yüksek orandadır.

Ankette değerlendirilmeye alınan KOBİ’lerin ihracat yapıp yapmadıkları ve yapılan ihracatın toplam üretimdeki payı Tablo 10’da verilmiştir.

 Tablo 10 :İhracat Yapan/Yapmayan Firmalar

 

Firma Sayısı

%

İhracat Yapılmamaktadır

1

2.3

Yanıt Vermeyen

13

4.7

%20’den az

11

63.1

%21-%40 arası

4

7.0

%41-%60 arası

6

13.0

%61 ve üzeri

8

16.9

TOPLAM

43

100

Hiç ihracat yapmayan KOBİ’lerin oranı % 2.3’dür. KOBİ’lerin % 63.1'i toplam üretimlerinin % 20’sinden daha azını ihraç etmektedirler. Üretimlerinin çoğunu iç piyasada değerlendirmektedirler. Üretimlerinin % 21 - % 40’ını ihraç eden KOBİ’lerin oranı % 7’i iken, % 41 - % 60 arasında üretimlerini dış piyasalarda değerlendiren KOBİ’lerin oranı % 13 ve üretimlerin % 61’inden fazlasını ihraç eden KOBİ’lerin oranı ise % 16.9’dur.

Yatırım Teşvik Araçları Kullanan/Kullanmayan Firmalar ve kullanılan teşviğin çeşidi Tablo 11’de verilmiştir. 

Tablo 11: Yatırım Teşvik Araçları Kullanan Firmalar ve Teşvik Kullanan KOBİ’lerin Kullandıkları Teşviklere göre Dağılımı

Teşvik Araçları

Firma Sayısı

%

Yanıt Vermeyen

1

2.3

Teşvik Kullanmayan

11

25.6

Teşvik Kullanan

Vergi Teşviki

Kredi Teşviki

Ar-Ge Teşviki

Diğer Teşvikler

31

22

12

1

6

72.1

71

39

3

19

Ankete yanıt veren firmaların büyük bir oranının (%72.1) teşviklerden yararlandığı ve kullanılan teşviklerin içerisinde ilk sırayı vergi teşvikinin aldığı görülmektedir. Firmalardan yalnızca bir tanesinin Ar-Ge teşviki kullanırken, büyük bir kısmının ise böyle bir teşvikten ve içeriğinden haberdar olmadıkları görülmektedir.

Ar-Ge faaliyetinde bulunan/bulunmayan firmalar ile Ar-Ge faaliyetlerinin içeriği Tablo 12’de verilmiştir.

Tablo 12: Firma İçi Ar-Ge Faaliyetlerinin İçeriği

 

Firma Sayısı

%

Ar-Ge faaliyeti yapılmıyor

26

60.5

Ar-Ge faaliyeti yapılmamakla birlikte ileriki dönemlerde yapılması planlanmaktadır

5

11.6

Mevcut ürünün geliştirilmesine yönelik faaliyetler

4

9.3

Yeni ürün geliştirmeye yönelik faaliyetler

6

14.0

Yeni ürün tasarımına yönelik faaliyetler

2

4.7

Ankete yanıt veren firmaların %72.1’inin Ar-Ge faaliyetlerinden herhangi birini yapmadıkları ancak bunlardan %11.6’sının ileriki dönemlerde Ar-Ge faaliyeti yapmayı planladıkları görülmektedir. Ar-Ge faaliyeti yapan firmaların %14’ünün yeni ürün geliştirmeye yönelik faaliyetler içerisinde oldukları görülmektedir.

Tablo 13: KOBİ’lerin Karşılaştığı Sorunlar

(Firmaların %’si Olarak)

SORUN

Piyasa kaynaklı sorunlar

44.1

Girdi temininde karşılaşılan sorunlar

4.7

Üretimde kullanılan makine araç temini ve sonrasında karşılaşılan sorunlar

9.3

Kalifiye işgücü temininde karşılaşılan sorunlar

41.9

Firmaların karşılaştığı en önemli sorunların başında piyasa kaynaklı ve kalifiye işgücü temininde karşılaşılan sorunlar gelmektedir. Firmalar piyasa kaynaklı sorunlar olarak haksız rekabeti ve pazarlamada karşılaşılan güçlükleri dile getirmektedirler. Ayrıca firmaların yarıya yakınının kalifiye işgücü temininde problemlerle karşı karşıya kalması, ileriki dönemlerde bu konuda önlemler alınmadığı takdirde, daha ciddi sorunlar yaşanacağını göstermektedir.

Yerel makine tasarımı yapan /yapmayan firmalar ile buna teşvik eden nedenler aşağıdaki Tablo 14’de gösterilmektedir. 

Tablo 14: Yerel Makine Tasarımı Yapan Firmalar ve Tasarım Nedenleri

 

Firma Sayısı

%

Yerel Makine Tasarımı yapmayan Firmalar

32

74.4

Yerel Makine Tasarımı yapan Firmalar

11

25.6

Makine tasarımında bulunma nedenleri

İthal makinelerin pahalı oluşu

9

20.9

İhtiyaca cevap verebilecek düzeyde ithal makinelerin olmaması

2

4.7

TOPLAM

43

100

Ankete yanıt veren firmaların %25’inin yerel makine tasarımı yaptıkları ve bunların %20.9’unun ithal makinelerin pahalı olmasından dolayı böyle bir arayış içerisine girdikleri görülmektedir.

KOBİ’lerin teknolojik gelişmeleri izleme yöntemlerinin başında, son yıllarda ülkemizde gelişmekte olan sanayi ve ticaret fuarlarının, firmaların teknolojik gelişmeyi izleme yöntemlerinin başında geldiği görülmektedir. Aynı işi yapan başka firmaların gözlemlenmesi ve literatürün izlenmesi yoğun olarak başvurulan bir başka yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Söz konusu KOBİ’lerin %23.3’ü teknoloji ithali yapmaz iken, geri kalan %76.7’si teknoloji ithalinde bulunmaktadır.Teknoloji ithali gerçekleştiren KOBİ’lerin büyük bir kısmının bu ithali Avrupa ve Uzak Doğu ülkelerinden yaptıkları görülmektedir.

Teknoloji ithalinden sonra uyarlama yapan ve yapmayan firmalar Tablo 15’de verilmiştir.

Tablo 15:Teknoloji İthalinden Sonra Uyarlama Yapan /Yapmayan Firmalar

 

Firma Sayısı

%

Teknoloji ithali yapmayan firmalar

10

23.3

Uyarlama yapmayan firmalar

8

18.6

Bazen uyarlama yapan firmalar

13

30.2

Çoğu zaman uyarlama yapan firmalar

5

11.6

Her zaman uyarlama yapan firmalar

7

16.3

TOPLAM

43

100

Ankete yanıt veren firmaların yarıdan fazlasının teknoloji ithalinden sonra sıklık derecesi değişmekle birlikte uyarlama yaptıkları görülmektedir. Tablo 16, KOBİ’lerin kısmi teknolojik çabalar içerisinde olduklarını göstermektedir.

Tablo 16:Teknoloji İhracatı Yapan Firmalar

 

Firma Sayısı

%

Yanıt vermeyen

2

4.7

Teknoloji ihracatı yapılmamaktadır

35

81.4

Teknoloji ihracatı yapan firmalar

Proje İhracatı

Lisans,Danışmanlık ve Teknik

Hizmetler

Joint Venture oluşturarak yurtdışında

Yatırım

6

2

 

2

2

13.9

Teknoloji ihracatı gerçekleştiren firma sayısının 6 olduğu görülmektedir. 41 firma içerisinde 6 firmanın teknoloji ihracatı yapmakta oluşu önemli bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Anket kapsamında değerlendirilen KOBİ’lerin büyük bir oranı teknoloji ihracında çok yetersiz kalındığını göstermektedir.

Anket sonuçları firma-üniversite ilişkilerinin oldukça düşük seviyede kalındığı gerçeğini de ortaya koymaktadır.Bunun nedenleri olarak, KOBİ’lerin %27.9’u üniversitelerin bu tür hizmetleri vermemekte olduklarını, %39.5’inin üniversitelerin teknolojik gelişmeleri yeterince takip etmekten yoksun ve öğrencilerin firmaların aradığı kalifiyede olmadığını, % 32.6’sının ise firmalarının bu tür ilişkilere gereksinim duymadıklarını belirtmektedirler.

Çalışmamızda Gaziantep, K.Maraş,Adana ve Mersin illerinde dokuma ve giyim eşyası sanayiinde faaliyet gösteren KOBİ’lerin teknoloji ihracatı,ithalatı ve teknolojik çaba ile ilgili anket çalışması sonucunda elde edilen bulgular şu şekilde özetlenebilir;

  1. KOBİ’lerin büyük çoğunluğunun Ar-Ge faaliyetinde bulunmadıkları, Ar-Ge yapan az sayıdaki KOBİ’nin bu faaliyetlerinin ise, daha çok yeni ürün geliştirmeye yönelik olduğunu,
  2. KOBİ’lerin tamamına yakınının Ar-Ge teşviğinden faydalanamadığını,
  3. Sektörün başlıca sorunları arasında piyasa kaynaklı ve kalifiye işgücü temininde karşılaşılan sorunlar olduğu,
  4. Henüz bu sektörde faaliyet gösteren KOBİ’lerin makine araç ve gereçleri temin etmede büyük ölçüde yurt dışına bağımlılıktan kurtulamadıkları,
  5. KOBİ’lerin büyük çoğunluğunun yerel makine tasarımı yapmadıkları, yapanların ise ithal makinelerin maliyetinin oldukça yüksek olmasından dolayı böyle bir girişime başladıkları görülmektedir;
  6. Sektörde teknolojik gelişmeleri daha çok sanayi ve ticaret fuarlarına katılım ve aynı işi yapan başka firmaların gözlenmesi yollarıyla yapıldığı,
  7. KOBİ’lere göre, üniversitelerin teknolojik gelişmeleri yeterince takip edememelerinden dolayı üniversite-sanayi işbirliğinin geliştirilemediği görülmektedir.

Sonuç olarak, anket çalışması yapılan illerde faaliyet gösteren KOBİ’lerde teknolojik arayış çabalarının yeterli olmadığı görülmektedir. Ülke genelinde görülen, Ar-Ge faaliyetlerinin yaygın olmaması, yapılan harcamaların son derece az, teknoloji ithalatının ihracatına oranla daha fazla olması gibi durumlar, KOBİ’ler için aynı şekilde geçerli, fakat daha yoğun yapılara sahip geçerli sonuçlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

5. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, ülkelerin genel üretim seviyesinde artma ve yapısında çeşitlenmeye yol açarken, ihracat sektörlerinin ise uluslararası rekabet gücünde önemli gelişmelere neden olmaktadır. Bu gerçeği göz önünde bulunduran ve öncülüğünü gelişmiş ülkelerin yaptığı, bilimsel ve teknolojik alanda aşama kaydetmek veya var olan süreci hızlandırabilmek için etkin bilim ve teknoloji politikaları uygulamaları ortaya çıkmıştır. Bilimsel ve teknolojik değişim-gelişim süreçlerini etkilemek amacıyla devletin ekonomiye müdahalesini içeren politikalar bütünü olarak ifade edilen bu politikalar (Taymaz, 1993, s. 551), çeşitli ülkelerde farklı biçimlerde uygulanmakta olup, bir standart yapıdan yoksundurlar. Bununla beraber, bilimsel ve teknolojik kapasiteyi geliştirici uygulamaları açısından gerek zihniyet değişikliği, gerekse bu tür faaliyetleri teşvik edici pek çok ortak yapıya sahiptirler. Son dönemlerde iktisat teorisinde yaşanan gelişmeler ise, özellikle içsel büyüme teorisyenlerinin katkısıyla bu alanda devletin ne tür görevlere sahip olması gerektiğini gündeme getirmiş ve Ar-Ge faaliyetlerinde devletin optimum rolüne ilişkin tartışmaları yeniden canlandırarak önemli katkılarda bulunmuştur (Weder, 1995, s.3).

Bilimsel ve teknolojik kapasitenin arttırılmasına yönelik faaliyetleri yoğun ekonomilerin elde ettikleri ekonomik performans dikkate değer gelişmelere neden olurken, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu etkin bilim ve teknoloji politikaları uygulamaktan uzak ülkelerin ise bu açıdan elde edebildikleri ekonomik performans oldukça zayıf kalmıştır. Özellikle genel üretim yapısı ve bunun bir yansıması olarak düşünülebilecek olan ihracat sektörlerinin ürün kategorileri bu konuda en ayırt edici göstergeler sunmaktadır.

Bilimsel ve teknolojik kapasitesi yüksek ekonomiler, teknoloji yoğun imalat sanayi ürünleri ve beşeri sermaye yoğun imalat sanayi ürünleri ihracatında yoğunlaşma gösterirken, bilimsel ve teknolojik kapasitesi zayıf ekonomiler ise genellikle birincil ürünler, doğal kaynak içeriği yoğun imalat sanayi ürünleri ve emek yoğun imalat sanayi ürünleri ihracatında yoğunlaşma göstermektedir. Teknoloji yoğun imalat sanayi ürünleri ve beşeri sermaye yoğun imalat sanayi ürünlerinin temel özelliği ise dünya ölçeğinde yüksek talep gören, yüksek katma değer sahibi ve ekonomik krizlere karşı güçlü ürünler olmalarıdır. Dolayısıyla bu tür ürünlerin üretiminde yoğunlaşan ekonomiler gerek bölgesel, gerekse global kriz ortamlarından daha az etkilenmekte ve ekonominin resesyonlara girmesine karşı engelleyici veya dengeleyici yapılara sahip olmaktadırlar.

Türkiye ekonomisi, bilim ve teknoloji politikaları bağlamında zayıf performans sahibi ülkeler arasında olup, bu durum gerek genel üretim yapısı, gerekse ihracat sektörlerinin ürün yapısı bağlamında kendini göstermektedir. Bu durumun iki önemli sebebine işaret edebiliriz. Birincisi uzun dönemler boyunca kapalı bir ekonomik yapıyı benimsemenin doğal bir sonucu olarak teknolojik çaba düzeyinin ithalat harici bir çaba düzeyini yakalayamamasıdır. İkincisi ise, bilim ve teknoloji politikaları bağlamında etkin bir yapıdan uzak kalınmasıdır. 1980 ve 1990’lı yıllarda atılan adımlar bu açıdan önemli olmakla beraber, yeterli yoğunluk ve istenilir seviyelerin sürekli olarak gerisinde kalmıştır. Bilimsel ve teknolojik göstergelerin gelişmiş ülke örnekleriyle olan kıyaslaması yapıldığında bu durum kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak ta böyle bir yapı, ekonominin genel üretim artışı, ürün çeşitlenmesi ve ihracat sektörlerinin ürün komposizyonu (uluslararası rekabet gücü açısından) bağlamında önemli katkılarda bulunamamaktadır.

Türkiye ekonomisinin ihracat yapısı içerisinde birincil ürünler, doğal kaynak içeriği yoğun imalat sanayi ürünleri ve emek-yoğun imalat sanayi ürünlerinin toplam değerin yaklaşık %70’ni oluşturması bunun önemli bir göstergesidir (bavul ticareti dahil edildiğinde bu oran daha da yükselmektedir). Mevcut bu yapı ise dünya ölçeğinde talep seviyesi sınırlı gelişmeler gösterebilen, düşük katma değerli ve ekonomik krizlere karşı oldukça hassas olan ürün gruplarıdır. Yakın zamanlarda karşılaşılan çeşitli krizler bu açıdan oldukça öğretici örneklerdir.

Bunlardan hareketle Türkiye’de uygulanan bilim ve teknoloji politikalarının gerek ulusal üretim yapısı, gerekse ihracat performansı açısında yeterince yönlendirici ve geliştirici olamadığını ifade edebiliriz. Son yıllarda çeşitli özel sektör firmalarında gözlenen teknolojik yoğun üretim ve bunların ihracat performanslarındaki başarılar ise daha çok orta ve büyük ölçekli firmalar düzeyinde olup, ulusal ekonomi açısından önemli fakat istisnai yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu genelleme, ülkemiz ekonomisinde özellikle KOBİ’ler bağlamında geçerli olup, ekonomik ve sosyal dokunun en önemli unsurlarından olan bu firmalar, gelişmiş ülkelerdeki örneklerin aksine oldukça yetersiz teknolojik değişim çabaları göstermektedirler. Etkin Ar-Ge politikaları izleyen, icatlar yapabilen, yenilikler getirebilen, yüksek teknolojiler geliştirebilen, ihracat yapabilen rekabet gücü yüksek KOBİ’lerimizin sayısı çok sınırlı olup, bunların gerek desteklenmesi, gerekse çeşitli araştırma kurumlarıyla olan temaslarında çok ciddi açmazlar bulunmaktadır.

Son yıllarda yeni sanayileşen ve hızlı atılımlar gösterebilen bazı illerimizdeki KOBİ’ler de bu açıdan çok farklı pozisyonda olmayıp, belirli sektörlerde yoğunlaşan ve genellikle profesyonel işletmecilikten uzak, aile işletmeciliği şeklinde örgütlenen yapılar dikkat çekmektedir. Doğu Akdeniz bölgesinde faaliyet gösteren dokuma ve giyim eşyası sanayindeki KOBİ’lerin bu açıdan ne durumda olduklarını test etmeye yönelik olarak yaptığımız anket çalışması da bu görüşlerimizi destekleyici sonuçlar vermiştir. G.Antep, K.Maraş, Adana ve Mersin illerinde faaliyet gösteren örneklem ka