ENFLASYONLA MÜCADELE PROGRAMI VE UYGULAMASl

 

Prof.Dr.Rıza KANDİLLER

 

1970 yılı bütçe hazırlıklarına başlanmak üzere idi. O sırada Hazine Ekonomi Danışmanı olarak görevdeydim. Benden durum değerlendirmesi yapmam istendi. 1969 yılında enflasyon hızının %8 olacağı ortaya çıkmıştı. Eldeki verilerin değerlendirilmesinden sonra var olan koşullarda bir değişme olmadığı takdirde enflasyon hızının 1970 yılında %10´düzeyine çıkacağı sonucuna ulaşılıyorduk. Böyle bir durumla karşılaşılmaması için de bütçede denkliği sağlayıcı önlemleri gündeme getirmek gerektiğini savunuyorduk Aksi takdirde % 10 oranındaki enflasyonun ekonomimiz için tahripkar sonuçlar doğuracagını vurgulamıştık Sonradan bu hazırladığımız rapor nasıl olduysa basına yansıdı ve epey canım sıkıldı. Ama asıl önemli olanın bu düzeyde bir enflasyonu önlemek için dahi yoğun çaba gösterilmesiydi.

Aradan epey bir süre geçtikten sonra 1979 yılı ortalarında İngilterenin Edinburg kentinde bir uluslarası toplantıya katıldık. Yunanistan AB'ye tam üye olmanın eşiğindeydi. Ülkemizin bakış açısını dile getirirken bazı sorunlarımız olduğuna da değinmiştik. Toplantının ardından yapılan özel sohbette oturum başkanı sorunlarımız hakkında bilgi edinmek isteyerek Türkiyede enflasyon hızının ne olduğunu sordu. Cevabımız %50 (fıfty percent) şeklinde idi. O zat ise, “%15 (fifteen percent) demek istiyorsunuz” diye karşılık verdi. Muhatabımız ülkede %50 oranına varan düzeyde enflasyonu yaşadığımızı bir türlü havsalasına sığdıramamıştı.

Konuların yakınında olan bizler ülkemizde yaşanan enflasyon olayından utanç duyuyorduk. Ama daha sonraki yıllarda öyle oldu ki enflasyon olayı sadece dar bir kesimin değil, ulusça utanç duyduğumuz bir konu haline geldi. Çünkü,1980 li ve 1990 lı yıllarda bizim dışımızdaki hemen hemen tüm ülkeler fıyat istikrarına kavuşmayı başarmışlar ve enflasyon olayını yalnız başına yaşayan tek ülke durumuna bizi itmişlerdir.

I- ENFLASYONDAN ÇIKIŞ YOLU

Uzun yıllar ekonomimizde hüküm süren hızlı ve sürekli fiyat yükselişlerinden kurtulmak, büyük özverileri göze almayı gerektirmiştir. Zira, öyle bir noktaya gelinmiştir ki, enflasyonla birlikte ekonomik faaliyetleri sürdürme olanağı kalmamıştır. Daha önceki yıllarda giderek artan bütçe açıklarını yeni borçlanmalarla kapatabilmek şansı ortadan kalkmıştır. Uzun yıllar süren yüksek reel faizli borçlanmalar nedeni ile faiz giderleri tüm vergi gelirlerini yutacak bir düzeye ulaşmıştır. Bir yandan bütçe gelirlerini arttırarak borçlanma düzeyini aşağıya çekmeye çalışırken, diğer yandan iç ve dış piyasalardan düşük faizli yeni kaynaklara yönelmekten başka çıkış yolu kalmamıştır. Bu yola girebilmek için de Para Fonu ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliği içinde olmamız kesin bir zorunluluk teşkil ediyordu.

Bu kuruluşların da desteğini alarak kısa ve orta vadeli hedefleri ve değişkenleri içeren bir istikrar programını hazırlamak büyük önem taşıyordu. İleriye doğru adımlar atılırken izlenecek stratejiyi belirlemek önemli bir konu idi. Nasıl bir yol izlenmelidir ki, istikrar programının toplumsal maliyetleri alt düzeyde kalabilsin. Örneğin, sıkı para politikası izlenmesi yoluna gidildiği taktirde büyük üretim ve istihdam kayıplarına yol açılabilirdi. Yani durgunluk aşamasından kurtulmaya çalışan ekonomimiz için böyle bir yola gitmek geriye doğru gidişi ve ağır gelir kayıplarını göze almak demekti. Oysa, daha az toplumsal maliyetli alternatif bir yola başvurulabilirdi.

 II. ENFLASYONLA MÜCADELE PROGRAMI

Nitekim, öyle oldu. Para miktarı döviz girişlerine bağlandı. Türk lirasının dış değerinin de enflasyon hedeflerine göre belirlenmesi kararlaştırıldı. Diğer yandan bütçe açıklarının GSMH’ya oranının %12 düzeyinden, %3 düzeyine indirilmesi için maliye politikası tedbirleri gündeme getirilmiştir.

Ancak, para ve maliye politikası alanlarındaki tedbirler enflasyonla mücadeleyi belli bir noktaya kadar götürecek güçtedir. Yapısal sorunların üzerine gidilmeden istenilen sonuca ulaşmak olanak dışıdır. Örneğin mali reformları gerçekleştirmenin yaşamsal önemi vardır. Gerçekten de ülkemizdeki enflasyon olayının şiddet kazanışında mali kurumların yetersizliği büyük rol oynamıştır.

A- ORTA VADELİ ÖNLEMLER

-Konuya biraz daha açıklık getirebiliriz. Mali kurumların milli gelirlerimiz içindeki payı yaklaşık %2.1 dir . Bu oran AB ülkelerinde %5.6 düzeyindedir. Başka bir deyişle, bizdeki mali kurumların kaynak toplama ve dağıtma fonksiyonları oldukça zayıftır. Bu yüzden bütçe açıklarını karşılamak için önceki yıllarda örneği başka yerde çok az görülecek yükseklikte faiz ödemek üzerinde kalmıştır. 1999 sonu itibariyle devletin iç ve dış borç tutarı 134 milyar dolardır. Kayıt dışı ekonomi dahil edildiği taktirde milli gelirimiz 275 milyar dolar dolayındadır. Aslında milli gelirin yaklaşık yarıya kadar olan bir borç yükü uluslararası kriterlere göre fazla sayılabilecek bir borç yükü değildir. Ne yazık ki, bizim mali piyasalarımızın massetme gücü düşük kaldığından, devlet fon ihtiyacını karşılarken para maliyeti çok yüksek düzeylere çıkmıştır. Ayni nedenle hiç kuşkusuz özel kesimin fon talebi de makul bir para maliyeti içinde kalınarak karşılanamamıştır.

Başta bankalarımız olmak üzere özel finans kurumları, sigorta şirketleri, yatırım fonları, sosyal güvenlik ve özel emeklilik kurumlarının mali derinleşmeye katkıda bulunacak şekilde kaynak temini ve kullanımı fonksiyonlarını geliştirmeleri gerekmektedir. Bu kurumların faaliyete geçtikten sonra iç ve dış denetim mekanizmalarını güçlendirmeleri öncelikli bir konudur. Yolsuzluklara ve yetersizliklere konu olan mali kurumların topluma daha fazla acı vermeden sağlıklı bir yapıya kavuşturulmaları çok kritik bir noktaya gelmiştir.

-Ülkemizde para maliyetlerinin yüksek oluşunun yanı sıra enerji, ulaşım ve iletişim gibi altyapı hizmetlerinin fiyatları üreticinin rekabet gücünü zayıflatacak derecede yukarı seviyelerde seyretmektedir. Enerji nakil hatlarındaki bakım ve onarım eksiklikleri nedeniyle fiyatlandırılamayan kaçaklar meydana gelmektedir. Ayrıca, yasal ve yönetsel düzenlemelerin gerçekleştirilmemesi yüzünden termal ve hidrolik santrallere, seyyar enerji ünitelerine gereği gibi kaynak tahsisi yapılamamaktadır. Enerji sektöründe yap-işlet-devret formülüne dayalı yeni yaklaşımlar yasal engellere takılıp kalmaktadır. Devletin çeşitli organları arasındaki anlayış birliği ve ortak çabalar ile bu engelleri ortadan kaldıracak önlemlere ihtiyaç vardır.

Ulaşım sistemimizdeki temel sorun, kara, deniz ve demir yolları taşımacılığının bugüne kadar birbirlerinden bağımsız şekilde ele alınmasıdır. Özellikle yük taşımacılığının kara yolları ağırlıklı olarak uygulanmaya sokulması, bu hizmetlerin pahalı şekilde yürütülmesi sonucunu vermektedir. Bunun yanı sıra depo, liman, yükleme ve boşaltma v.b. gibi hizmetlerde darboğazlarla karşılaşılmaktadır. Ulaşım sistemimizin üreticilerin yük taşıma talebini satış maliyetlerini fazla zorlamayacak şekilde karşılayabilmek, önemli bir yapısal sorunumuzdur.

Ülkemizdeki iletişim yetersizlikleri de önemli yapısal sorunlarımız arasındadır. Üretim birimlerinin rasyonel şekilde hareket etmelerine yardımcı olacak bilgi kaynaklarına kolayca ulaşmak için sürekli ve yoğun çabalara ihtiyaç vardır. Üretim yerlerinden başlayarak tüm dağıtım kademelerini ve uluslararası ticaret merkezleri karşılayacak şekilde alıcı ve satıcıların gereksinim duydukları bilgileri hızlı ve güvenli şekilde sağlayabilmek; yer yer görülen ürün, kalite, maliyet ve fiyat farklılaşmalarını ortadan kaldırmanın bir ön koşuludur.

-Fiziksel alt yapı tartışmalarından sonra kurumsal alt yapı sorunlarımızı da dile getirebiliriz. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra epey uzun sayılabilecek bir süre geçmiştir. Henüz ikincil mevzuatın düzenlenmesi ve ona göre uygulanması, yönlendirilmesi çalışmalarında mesafe alınamamıştır. Mükellefin gözünü yıldırmayacak şekilde vergi sistemlerinde sadeliğin ve basitliğin sağlanması, ihalelerde dürüstlüğe ve açıklığa önem verilmesi, yeni ticaret merkezleri, toptancı halleri, fuarlar ve sergiler kurulması ve işletilmesi mal akımlarının hız kazandırılmasında belirleyici etkenlerdir.

Sosyal güvenlik sistemlerimizdeki dengesizlik ve dağınıklığı bütçe açıklarının önemli bir nedeni olmaktan çıkarmak gerekiyordu. Bir yandan emeklilik yaşı ve pirim günü sayısını yükseltirken diğer yandan bu kaynakların var olan yükünü kısmen özel emeklilik kurumlarına kaydırmak için yasal ve yönetsel düzenlemelere gitme ihtiyacı doğmuştur. Geniş kapsamlı önlemlerle, GSMH’ın %3’üne ulaşan sosyal güvenlik sistemi açığının tehdit edici bir unsur olmaktan çıkarması gündeme getirilmiştir.

Her biri belli amaca yönelik olarak kurulan çok sayıda bütçe içi ve bütçe dışı fonlar bulunmaktadır. Bunların faaliyetleri kamu hizmetleri niteliği taşıdığı halde giderleri ve gelirleri etkin şekilde denetlenememekte idi. Altı tane bütçe dışı fon hariç diğerlerinin kaldırılması hedeflenmiştir. Böylece tüm kamu hizmetlerinin bütçe disiplini içinde yürütülmesi ve kamu maliyesinin şeffaf hale getirilmesi doğrultusunda ileri bir adım daha atılması düşünülmüştür.

Diğer bir istikrarsızlık unsuru, tarımsal destekleme politikalarıdır. Mevcut sistem, girdilerin sübvansiyonu, kredi temini ve temel üretimlere taban fiyatı uygulaması şeklinde yürütülmektedir. Zamanla bu sistemlerden küçük çiftçilerin fazla yararlanamadıkları ortaya çıkmıştır. Bu sistem yerine doğrudan gelir desteğine dayanan ve giderek daha fazla küçük çiftçileri hedefleyen yeni bir sisteme geçilmesi karalaştırılmıştır. Bu amaçla ulusal kayıt sistemine geçilmesi öngörülmüştür. Planlandığı şekilde bir gerçekleşme sağlandığı taktirde destekleme uygulamalarının hem bütçe üzerindeki yükü hafifleyecek, hem de ürün fiyatlarının dünya piyasaları ile farkı azalacağı için tüketici kitlesine de yarar sağlayacaktır.

-İstikrar programının insani boyutu üzerinde de durmalıyız. VII BYKP stratejisinde ağırlık insan gücüne verilmiştir. Gerçekten de, insan gücünü bilgi ile donatmak ve insan gücünde teknolojinin kaynağını oluşturmak küreselleşme ve rekabet ortamında ayakta kalabilmenin koşulu olarak karşımızdadır. Zorunlu öğretimin sekiz yıla çıkarılması ve gerekli kaynağın tahsis edilmesi olumlu yönde atılmış güçlü bir adımdır. Bir adım daha ileri gidilerek zorunlu öğretimin on iki yıla çıkarılmak istenmesi de cesaret vericidir. Ancak, eğitim sistemimizdeki yapılan ile yapılması gerekenler arasındaki açık gene de büyüktür.

İşsizlik istatistikleri yüksek öğrenim görenlerin önemli bir kısmının işsiz olduğunu göstermektedir. Bu durum piyasa ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde eleman yetiştirilemediğinin göstergesidir. Yüksek öğretimde bir yönü ile yanlış yönlendirme olduğu, diğer yönü ile eğitimimizin kalite düşüklüğü bulunduğu ortaya çıkmaktadır. 7. BYKP’de AR-GE faaliyetlerine GSMH’nın %1’i oranında kaynak ayrılması öngörülmüştür. Oysa, dönemin sonuna gelinmesine rağmen AR-GE faaliyetlerine ayrılan kaynak bu orana ulaşmaktan uzak kalmıştır. 21. Yüzyılda malların piyasa değerlerinin içinde bilginin payının %80’e çıkacağını düşünürsek, eğitim reformunun bizi geleceğe taşıyabilmesi açısından yaşamsal önemi ortaya çıkacaktır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, enflasyonla mücadelenin bir ayağı bu yapısal sorunların çözümüdür. Toplam talebi aşağıya çekebilmek için para ve maliye politikası tedbirleri bizi belli bir noktaya kadar götürebilecektir. Ancak, yapısal sorunların da üzerine gidebildiğimiz taktirde tam olarak başarıya ulaşılacaktır.

B- PLAN STRATEJİSİ

Buraya kadarki açıklamalarımız istikrar programının içeriği ve niteliği ile ilgilidir. Programın amacı, ülkeyi yüksek enflasyondan kurtarmak ve sağlıklı bir büyümenin temellerini güçlendirmek olduğuna göre, ilgi alanımızı arzulanan sonuçlar anlamına gelen “hedef değişkenler ne olmalıdır?” sorusuna doğru genişletebiliriz. Program, 2000-2002 dönemini kapsamaktadır. 2000 yılında enflasyonun keskin bir düşüşle % 25’e indirilmesi ve % 5-5.5 düzeyinde bir büyüme amaçlanmıştır. 2001 yılında enflasyon hızının % 12’ye ve 2002 yılında ise tek haneli bir rakama düşürülmesi öngörülmektedir. Aynı yıllarda % 5-5.5 arasında bir büyümenin sürdürülebileceği düşünülmektedir.

Enflasyonla mücadele programı, kamu borçları stokunun GSMH’ya oranını 2000 yılında sabit tutmayı, sonraki yılda hafif şekilde düşürmeyi hedeflemiştir. Borç servis yükü, daha dengeli bir iç ve dış finansman karışımına geçilmesi ile hafifletilecektir. 2000-2002 yılları arasında kamu sektörü net dış borçlanması 14.5 milyar dolar düzerinde gerçekleşecektir. Bu tutarın 4 milyar dolarının Stand by kredisi şeklinde Para Fonundan, 3 milyar dolarının “çabuk kullanılacak destek” kredisi şeklinde Dünya Bankasından sağlanması planlanmıştır. Ayrıca, özelleştirme programının hızlandırılması ile borç yükünün karşılanmasına katkıda bulunacağı hesaplanmıştır.

III- 2000 YILININ DEĞERLENDİRMESİ

İstikrar programının temel dayanaklarından birisi, mali uyum sağlayabilmektir. 2000 yılı bütçesinde vergi gelirlerini % 1.1 artırarak GSMH’nın % 21’i oranına çıkarılması da hedeflenmiştir. 2001 yılı bütçesinde deprem olayı ile ilgili bazı geçici vergilerden vaz geçilmekle birlikte GSMH’nin % 21’i düzeyini koruyabilmesi için bazı yeni düzenlemelere gidilecektir. Diğer yandan sosyal güvenlik kurumları açıklarının azaltılması, tarımsal destekleme politikalarının doğrudan gelir desteği yaklaşımı ile değiştirilmesi, bütçe tasarrufu tedbirlerine başvurulması suretiyle GSMH’nın %2.4 tutarında harcamalarda bir tasarruf yapılabileceği hesaplanmıştır.

Enflasyonla mücadele programına dengeli bir gelir-gider politikası ile destek verebilmek için devletin hem zorlayıcı, hem de yol gösterici bir rol oynadığını görmekteyiz. Memur maaşlarının, taban fiyatlarının ve kiraların enflasyon hedeflerine göre ayarlanması yoluna gidilmiştir. Aynı anlayış içinde hareket etmeleri için özel sektöre de zaman zaman kapalı ve açık mesajlar gönderilmiştir. Ancak, canlanma yoluna giren ekonomimizin bu seyrini sürdürebilmesi için gelirlerde reel düşüşe meydan vermemeye ve transfer ödemelerinin zamanında yapılmasına çalışılmıştır.

Enflasyonla mücadele programında kullanılan esas araç döviz miktarıdır. TCMB 2001 yılı Temmuz ayına kadarki hedefine uygun şekilde belirliyeceğini açıklamıştır. O demektir ki, enflasyon hedefinin üzerinde döviz kurlarının yükselmesine izin verilmeyecektir. Hiç kuşkusuz bu yola gidilirken büyük ölçüde uluslararası kuruluşların desteğine güvenilmektedir. Enflasyon hedeflerinin ötesinde döviz kurlarının sabit kalacağını düşünürsek, döviz karşılığında çıkacak Türk lirası miktarı döviz girişlerinin ve çıkışlarının miktarına bağlı kalacaktır. Dahası, TCMB döviz dışında başka etkenlerin TL. miktarını etkilemesine izin vermeyecektir. Yurt içi faiz oranlarını ise piyasa güçleri belirleyecektir.

Eğer istikrar programını özetlersek, amaç enflasyonu makul seviyelere çekerek sağlıklı büyümenin temellerini güçlendirmektir. Bu amaca ulaşabilmek için seçilen araç, kur ve para politikalarının çıpayı oluşturmasıdır. Ana hedef olarak para miktarı seçilmiştir. Uygulama hedefi olarak da faiz hadlerinin düşürülmesi gündemdedir. Böylece, ödemeler dengesi ile para miktarı, faiz hadleri arasında güçlü bir bağ oluşturulmuştur. Esasen izlenen gelir politikaları yolu ile ücretler, kiralar ve karlar enflasyon hedefleri ile uyumlu hale getirilmektedir. İşte; enflasyonla mücadele programı belirlemeye çalıştığımız amacı, aracı, ana hedefi ve uygulama hedefi ile bir bütün olarak izlenen stratejiyi oluşturmaktadır.

İstikrar programı 2000-2002 yılı dönemini kapsamaktadır. Bu dönemin ilk yılı, tamamlanmak üzere olup, ikinci yılın durumuna ışık tutacak bir aşamaya gelmiştir. Büyük bir özveri içine sokulduğundan şimdi toplumumuz doğal olarak katlanılan özveriye değer sonuçların ortaya çıkıp çıkmadığını sorgulamak istemektedir.

2000 yılının ilk on aylık döneminde TEFE %27.1, TÜFE %30.8 yükselmiştir. Kamu mallarına yapılmış ve yapılacak olan zamlar ile mevsimlik canlanma dikkate alındığında Kasım ve Aralık aylarında indekslerin 7-8 puan daha yükseleceğini düşünebiliriz. On iki aylık dönemin tamamında TEFE’nin % 35 ve TÜFE’nin % 38 dolayında bir yükseliş kaydedeceğini düşünebiliriz. Geçen yılın aynı dönemindeki yükseliş TEFE’de % 63 ve TÜFE’de % 69 idi. İstikrar programında 2000 yılı için öngörülen yükseliş TEFE için % 20 ve TÜFE için % 25 idi. Görüldüğü gibi, bu yılki enflasyon hızı geçen yılla kıyaslandığında 28-30 puan daha düşük düzeyde olmakla beraber enflasyon hedeflerinin de 13-15 puan üzerinde kalmaktadır.

Bu sonuca göre enflasyonla mücadele programının etkisi olduğu kesindir. Enflasyonun hızı küçümsenemiyecek bir şekilde kesilmiştir. Ama, program hedefinin gerisinde olunduğu da bir gerçektir. 2000 yılında istikrar programının öngördüğü düzeyde enflasyon hızının aşağıya çekilemeyişinde, dış etkenlerin rol oynadığını kabul etmeliyiz. Geçen yılın ortalamasına göre varil başı petrol fiyatı yaklaşık 10 dolar iken bu yılın ortalaması 28 dolar civarındadır. Kış ve yaz ortalarındaki olumsuz hava koşulları da fiyatları yükseltici yönde etkilemiştir. Bazı iş çevreleri (özellikle oligapol yapıda olanlar) enflasyon ortamının alışkanlıklarından kendini kurtaramadığı için enflasyon hedefleri ile uyumlu olmayan davranışlarını sürdürmüşlerdir.

Ama 2000 yılındaki enflasyon hedefinden sapmayı tamamen dış etkenlere bağlayamayız. Özellikle yapısal sorunların üzerine tam ve etkili şekilde gidilemediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Örneğin, bölgeler arası fiyat ve kalite farklılıklarını azaltacak adımlar atılamamıştır. Enerji darboğazını giderecek bazı yasal ve yönetsel düzenlemeler, koordinasyon eksiklikleri yüzünden gerçekleşememiştir. Bir yandan ekonomimizin canlanma sürecine girişi ve diğer yandan düşük faizlerin etkisi ile iç tasarrufların tüketime dönüşmesi sürekli bir talep büyümesi sonucunu doğurmuştur. Türk parasının değer kazanması hem iç piyasaya, hem de dış piyasaya hitap eden mallarımızın fiyatlarını etkilemiştir.

Buna karşılık kamu görevlilerinin aylıkları, asgari ücretler, taban fiyatları, kamu mallarının fiyatları, döviz kurlarının enflasyon hedefleri ile uyumlu düzeyde tutulabilmiş, nominal faiz hadleri % 100’ün üzerinde iken % 36 düzeyine indirilebilmiştir. Sosyal güvenlik sisteminde de emeklilik yaşı ve prim günü sayısının yanı sıra, katkı payları ve prim tahsilat oranları artırılarak iyileştirilmeler sağlanmıştır. Kamu bankalarınca yapılan kredi sübvansiyonlarının kaldırılması ile Hazineden bu kurumlara yapılan trensferlerin miktarı azalmıştır. 2000 yılı bütçe uygulamaları sonucunda GSMH’nin yaklaşık % 5’i oranında faiz dışı bir bütçe fazlası sağlanabilmiştir.

IV- 2001 YILINA BAKIŞ

2000 yılı uygulama sonuçlarının ışığında “2001 yılı için neler söylenebileceği” konusuna geçebiliriz. Öncelikle gelecek yılın özellikleri olduğuna dikkat çekmeliyiz. 2001 yılı; 8.BYKP’nın başlangıç yılı, AB ortaklık katılım belgesinde yer alan bu dönem gelişmelerinin sağlanacağı yıl ve onun da ötesinde enflasyonla mücadele programının ikinci yılıdır. Kuşkusuz, 2001 yılı bütçesinin bu temel dökümanlar gözetilerek hazırlanmış olması gerekir. Bilindiği gibi, kalkınma planlarının bir dilimi olarak her yılın programı yapılmakta ve konsolide bütçe hazırlıkları da ona göre sonuçlandırılmaktadır. Bu sisteme uyarlı şekilde hazırlanan 2001 yılı programındaki makro büyüklüklere bir göz atabiliriz.

 

Büyüme hızı (%)

4.5

Enflasyon hızı (TEFE’ye göre)

10.0

Enflasyon hızı (TÜFE’ye göre)

12.0

GSMH Deflatör (%)

18.0

İhracat (milyar dolar)

31.0

İthalat (milyar dolar)

54.5

Dış ticaret açığı (milyar dolar)

23.5

Ekonomimiz 2000 yılında durgunluk döneminden çıkarak canlanma dönemine girmiştir. GSMH’da %5.5 oranında bir büyümenin gerçekleştirilmesi beklenmektedir. Gelecek yıl ön görüldüğü gibi %4.5 büyüme hızı sağlandığı taktirde ise milli gelirimiz ancak 1998 yılı seviyesine ulaşacaktır. 2000 ve 2001 yıllarındaki büyüme ile iki yıl önceki potansiyeline kavuşacaktır. Ekonomimize yeni bir potansiyel katılım söz konusu olmadığına göre bu tür bir büyümeyi gerçekçi bir yaklaşım olarak düşünebiliriz.

2001 yılı için saptanan enflasyon hedeflerine gelince 2000 yılında %35-%18 bandı arasında kalan enflasyon hızının bir yıl içinde %10-18 bandı içine düşeceğini düşünmek biraz abartılı bir projeksiyondur. Uzun süredir kamu ürünlerine yapılmayan zamlar daha fazla bekletilemez. Ham petrol fiyatlarındaki yükselişlerin de vergilerin düşürülerek karşılanması şeklindeki uygulamaya daha fazla devam edilemeyecektir. Akaryakıt fiyatlarındaki artışların iç piyasalara yansıtılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Gelecek yıl enflasyona karşı bazı çevrelerin direncinin sıfırlanması da uzak bir ihtimaldir. Belirtilen nedenlerle gelecek yıl enflasyon hızının % 20-25 bandı içinde kalacağını düşünmek daha gerçekçi bir bakış açısıdır.

2001 yılı makro ekonomik hedefler arasında dış ticaret açığının büyüklüğü ilgi çekicidir. İhracat 31.0 milyar dolar, ithalat 54.5 milyar dolar ve arasındaki fark 23.5 milyar dolardır. Bu dış ticaret açığının turizm, işçi dövizleri, uluslararası taşımacılık, müteahhitlik hizmetleri, v.b. gibi görünmez kalemlerin gelirleri ve onun da ötesinde döviz rezervleri ile karşılanabileceğine umut bağlanmıştır. İhracatımızın ithalatı karşılama oranının % 56.9’a düştüğü ortam düşündürücüdür. Mal akımlarındaki önemli boyutlara varan dengesizliğin hizmet ve sermaye akımları ile karşılanmak istenmesi iç açıcı sinyaller değildir. AB ile dış ticaretimiz Gümrük Birliği anlaşması içinde yürüdüğünden bu kesimde yapılacak fazla bir şey yoktur. Ancak, diğer ülkelere dönük olan ihracatımızı genişletici yönde özendirici ve ithalatımızı daraltıcı yönde caydırıcı önlemlere gereksinim vardır. Fazla gecikmeksizin alınacak bu önlemler bazında ihracat ve ithalat hedeflerinin revize edilmesi düşünülebilecektir.

Yukarıda ana hatları ile makro büyüklüklere göre hazırlanan 2001 yılı bütçesinin gelir ve gider kalemleri 2000 yılı bütçesi ile karşılaştırmalı olarak aşağıya çıkarılmıştır. 

 

 

 

 

Trilyon TL

2000

2001

GİDERLER

46.713

48.356

Personel

9.900

12.000

Diğer cari

3.840

4.770

Yatırım

2.352

3.500

Transferler

30.621

28.090

Faiz

21.133

16.680

Sosyal güvenlik

3.658

4.335

GELİRLER

34.715

43.127

Vergi

24.000

31.777

Vergi dışı normal

5.620

8.022

Diğer gelirler

5.085

3.318

BÜTÇE AÇIĞI

14.128

5.233

FAİZ DIŞI BÜTÇE FAZLASI

7.005

11.447

Yeni yıl bütçesinin başlıca özelliği, bir önceki yıla göre toplam giderlerde %3.5 oranı ile sınırlı bir artışa yer verilirken toplam gelirlerde %24 oranına varan bir artış öngörülmüştür. Toplam giderlerin alt kalemlerine bakıldığında personel giderlerindeki artışın daha ziyade enflasyon hedeflerine uyumlu düşen kamu görevlileri aylıkları, onun dışında cari giderlerdeki artışın daha ziyade savunma harcamaları ve yatırımlardaki artışın ise deprem bölgelerindeki hasarı giderici harcamalarla ilgisi bulunmaktadır. Buna karşılık en çarpıcı değişme faiz giderlerinde %26 oranına varan bir düşüştür. Kamu kağıtlarına uygulanan faizlerin hızla düşmesi bu gelişmeye olanak sağlamıştır. Emekli sandığı ve Bağ-Kur’un devam eden açıklarını karşılamak için bütçeden yapılan transferlerin artırılmasına gerek duyulmuştur. Sosyal Sigortalar Kurumunun iyileştirilmesine paralel olarak bu iki kurumun durumunun da düzeltilmesi gerekmektedir. Diğer transferler kalemindeki artış ise, iç ve dış borç ödemeleri ile ilgili olup olağan bir görüntü içindedir.

Bütçe gelirlerindeki artışın esas dayanağı vergi gelirleridir. 2000 yılındaki duruma göre vergilerin yapımında önemli değişiklikler öngörülmüştür. Deprem dolayısıyla alınan Ek Gelir, Ek Kurumlar, Ek Motorlu Taşıtlar, Ek Emlak gibi olağanüstü vergilerin kaldırılması gerekmiştir. Zira bir defaya mahsus alınacağı bildirilen vergilerin kalıcı hale getirilmesi vergilerin karakteri acısından sonradan onarılamayacak bir tepki uyandırabilecektir. Bir yandan bu vergilerin kaldırılması ile ortaya çıkan kaybı karşılamak ve diğer yandan onun da ötesinde bütçe gelirlerini artırmak için yeni düzenlemelere gidilmiştir. Bakanlar Kurulu yetkisinde bulunan yeniden değerlenme oranının %56’ya çıkarılarak vergi gelirlerinin artırılmasında kullanılması yoluna gidilecektir. Motor gücü yüksek ve ithal malı araçlar, LPG’li araçlar için, Ek Taşıt Alım Vergisi, MTV miktarının artırılması, ayrıca Özel İşlem Vergisi ve Eğitime Katkı Payı kesintilerinin %50 oranında artırılması planlanmaktadır. Yeniden değerlenme orananının yüksek tutulması sonucu Damga vergisi ve Harçların artırılması gündeme getirilecektir.

Bu önlemlerin öngörüldüğü gibi aynen gerçekleşeceği varsayılırsa 2000 yılında %21 düzeyinde vergi gelirlerinin GSMH’ya oranı 2001 yılında da korunmuş olacaktır. Şu farkla ki, 2000 yılının hedefleri içinde deprem zararlarının karşılanması bulunuyordu. 2001 yılı içinde bu zorunluluk büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Ayrıca 2001 yılında faiz giderlerinin yükü azalmıştır. Dolayısıyla gelecek yıl diğer kamu hizmetlerine kaynak ayırma olanağı genişleyecektir. Vergilerin dışında bütçe içi ve bütçe dışı fonların gelirleri ve özelleştirme gelirlerindeki artışlardan da destek gelecektir. 2000 yılında 12.0 katrilyon lira olan bütçe açığı, 5.3 katrilyona düşmektedir. Ancak, 2000 yılında sona ermesi gereken özel iletişim vergisi ile özel işlem vergisi ve eğitime katkı payı adı altında alınan vergilerin uygulanma süresi 2002 yılı sonuna kadar uzatılmıştır.

Bütçe açığının hızla düşmesi devletin borçlanma gereksiniminin azalması anlamına gelir. Kamu kesiminin fon talebi azaldığı için Hazine Tahvili ve Bonolar faiz oranlarının daha da düşmesi beklenir. Ancak, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun yönetimine gecen bankaların zararlarını karşılamak için çıkarılan 6.1 milyar dolar tutarındaki Hazine bonoları bu etkiyi zayıflatabilecektir. Bu çeşit bir kaynak arayışının iyi bir şekilde planlanması zorunluluğu vardır.

Vergi gelirini arttırma yoluna giderken vergi prensiplerini zedelememeye dikkat göstermek gerekir. Yeniden değerlendirme oranının %56 düzeyine çıkarmak vergi adaleti açısından uyumlu değildir. Gelir artışlarının 2000 yılında yaklaşık %40 düzeyinde kaldığı ve 2001 yılında ise yaklaşık %20 düzeyinde tutulmak istendiği halde yeniden değerlenme oranının %56 düzeyine yükseltmek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Çünkü, o taktirde gelirler ile vergi arasında bir bağ kopukluğu ortaya çıkacaktır.

Diğer yandan geçici vergilerin bir kısmı kaldırılmakla birlikte bir kısmının iki yıl daha sürmesi kararlaştırılmıştır. Bakanlar Kuruluna taşıt ve damga vergileri ile harçları geniş marjlar dahilinde arttırma yetkisi verilmektedir. Yeniden değerlendirme oranının saptanmasındaki keyfiliğe kaçış da dikkate alınırsa kamu vicdanının yara almasından korkulmaktadır.

Ek kaynak arayışlarından söz ederken olumsuz bir izlenim vermek istemediğimizi belirtmek isteriz. Enflasyonla mücadele programını ve uygulamasını içimize sindirebilmekteyiz. Türk Ekonomi Kurumunun Kasım ayındaki geniş katılımlı Kızılcahamam toplantısında görüşlerimizi test etme olanağı bulduğumuz için atılan adımların doğru çizgide olduğunu rahatlıkla ifade edebilmekteyiz.

Bizim altını çizmek istediğimiz nokta yeni kaynak arayışlarına girerken yamaları arttırma yerine sistemin bütünlüğünü ve işlerliğini koruyucu doğrultuda ve bir perspektif içinde gelir arttırıcı önlemlerin alınmasıdır. Mevcut duruma göre Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Dahilde alınan KDV ve Akaryakıt Tüketim Vergisi toplam vergi gelirlerinin üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Genel bütçeye dahil diğer on altı çeşit vergi ise toplam vergi gelirlerine üçte ikiden az katkıda bulunmaktadır. Böyle bir yapı hem vergi yönetimi hemde vergi yükümlüleri için ağır bir külfettir. Vergi yükümlülüğünü daraltan ve vergi tabanını genişleten kapsamlı bir düzenlemeye daha fazla vakit kaybetmeden gidilebilmelidir. Zira, vergi reformunda AB standardlarını yakalama zamanı gelip geçmektedir.